Skip to content

Bu Tren Paris Expresi!

Bir trenin acı acı inleyen düdüğü ve insanın yüreğini didik didik eden bir melodiyle başlıyor program.. 20 yıllık radyocu arkadaşım Gülay Oktar, Fransız şansonları (chanson) üzerine TRT 3 için hazırlayıp sunduğu “Paris Ekspresi” başlıklı programı anlattı.. Paris ve Fransa ile ilişkisi uzun yıllara dayanan Oktar’la, insanın içini ısıtan programı üzerine…

gulay oktar foto

Sevgili Gülay TRT stüdyosunda, program kaydında.

Program ne zaman başladı, kaç bölüm oldu? Toplam kaç bölüm düşünüyorsun?
2014 yılının Ocak ayında başladı, 2015’te de devam ediyor. 94 bölüm hazırladım şimdiye dek. Toplam kaç bölüm olur bilmiyorum ama trenin önümüzdeki yıl da yola devam edeceği kesin. Hatta belki 2017’de de…

Neden Fransız şansonları? Fikir nasıl doğdu?
Fransız Lisesi mezunuyum. Taptığım bu dili öğrenmeye başladığımda –on bir, on iki yaşlarımdan bahsediyoruz- Gérard Lenorman’ın Michèle şarkısını ezberledim ilk. Ardından Enrico Macias’ın hala neredeyse hepsini ezbere bildiğim şarkıları geldi. Ama şanson geleneğiyle gerçek tanışmam, 10. sınıftayken Fransız edebiyatı dersimize giren Mösyö Michel sayesinde oldu. Sınıfın artık yorulduğunu fark ettiği zamanlarda hemen kasetçalara bir kaset takan bu harika adamın günün birinde çaldığı şarkılardan biri, kelimenin tam anlamıyla büyülenmeme sebep oldu. Şarkı kadar ses de etkilemişti beni. İşte gerçek bir Fransız ozanı olan Georges Brassens’le ilk o gün karşılaştım. Sonrası çorap söküğü gibi geldi, Edith Piaf’lar, Juliette Greco’lar… Mösyö Michel’in kasetlerini kendisinden çok ben yıpratmış olmalıyım! Aradan yıllar geçti, İstanbul Radyosu’nda program yapımcısı oldum. Uzun süre Radyo-1’e kültür-sanat programları hazırladım. Radyo-3 benim için kutsal bir kanal oldu hep. Ait olmak istediğim ama belki büyüyü bozmaktan korktuğum için adım atmaya çekindiğim. Sonra en iyi hangi müziği biliyorum diye düşündüm ve fikir doğdu.

edith piaf

Kaldırım serçesi, Edith Piaf..

Fransız şanson geleneği ne zaman başlıyor tam olarak, sen hangi yıllardan başlattın programı?
Aslında Fransız dilinin şairleriyle başlıyor diyebiliriz. Baudelaire, Verlaine ve Rimbaud, modern Fransız şansonunun üç ana kaynağı kabul ediliyor. Ama ben biraz daha gerilerden, ‘troubadour’ döneminden, yani Ortaçağın ozanlarından çıktım yola. Yayınladığım ilk şarkı ‘Seigneurs, sachiez qui or ne s’en ira’. 1200’lerden bir şarkı. Hatta tam olarak 1239 yılından. Haçlı seferleri zamanı. Fransız ordusunun başında Navarre Kralı Thibault De Champagne var. Aynı zamanda bir şair ve besteci olan kralın yarattığı bir şarkı bu. Elbette o zamanlar kayıt şansı yok, ama neyse ki arşivcilik var, şarkının notaları ve sözleri yüzyıllara meydan okuyor, 1974 yılında hazırlanan ‘Şarkılarla Fransa Tarihi’ adlı çalışmada, Jean Giraudeau tarafından yeniden seslendiriliyor. Buna benzer bir de ‘Vieilles Chansons de France’ adlı bir albüm var. Bu çalışmalar sayesinde 1900’lere kadar farklı yüzyıllardan şarkıları, öyküleriyle paylaşma şansım oldu.

Sanırım kronolojik ilerliyorsun? İlk bölümlerden birkaç isim ya da içerik verebilir misin?
Evet, 1900 yılından itibaren tam anlamıyla kronolojik gidiyorum. Tarihin içinde adım adım ilerleyen bir tren hayal ettim. Şansonlarda en çok sevdiğim şey günlük gazete işlevi görmeleri. Güncel hayata dair her türlü gelişmeyi, modayı, siyasal hayattaki değişimleri onlardan takip etmek mümkün. Bu da renkli hikayelere malzeme oluyor tabii. Mesela ilk programlardan birinde paylaştığım bir şarkı var: ‘Le bout de Monsieur d’Argenson’. Hikaye şu: Takvimler 1698’i gösterirken, bütçe kısıtlamalarıyla tanınan polis müdürü Mösyö d’Argenson, ayın dolunay olduğu günlerde, sokak fenerlerinin akşam saat ondan sonra mum ışığı seviyesinde kısılmasını emreder. Fransız diline atasözü olarak da giren bu emir, bahsettiğimiz kısacık şarkıya da esin kaynağı olmuş. Ha bir de Soğan Şarkısı var, hem komik hem acıklı. Yaklaşık 15 yıl süren Napolyon Savaşları sırasında, 14 Temmuz 1800 tarihinde gerçekleşen Marengo Muharebesi öncesi, rivayet o ki, Napolyon el bombası atmak konusunda özel olarak eğitilmiş askerlerin yanından geçerken, adamların bütün güçleriyle ekmek kabuklarını bir şeye sürttüklerini görür. ‘O ekmeklerinize sürttüğünüz şey de ne öyle?’ diye sorar. ‘Soğan generalim’ diye cevaplar askerlerden biri. ‘Çok iyi’ der Napolyon, ‘Zafer yolunda hızla yürümek için bundan daha iyisi olamaz’. Ve askerlerin adımlarına uyan anonim bir soğan şarkısı doğar: ‘Chanson de l’oignon’. Buna benzer onlarca hikaye var, paylaşmakla bitmez yani.

charles trenet

Fransız şansonlarının dev ismi: Charles Trenet

Dönem isimlerini nasıl, neye göre seçiyorsun?
Dönem isimlerini ben seçmiyorum aslına bakarsan, onlar kendilerini yaratmış zaten. Mesela Fransa-Prusya Savaşı’ndan Birinci Dünya Savaşı’na kadar Avrupa’da hüküm süren barış dönemine, güzel dönem diye çevirebileceğimiz ‘Belle époque’ demiş Fransızlar. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasından Büyük Ekonomik Buhran’a kadar olan sürece de ‘Années folles’ diyorlar, yani çılgın yıllar. Ekonominin hızla geliştiği, insanların bir çeşit umursamazlık içinde iyi yaşama sanatını deneyimlediği yıllar bunlar.

Şanson türleri diye bir şeyden söz edebilir miyiz peki?
1900-1920 yılları arasında evet. 20. yüzyılın ilk yıllarında şanson icra edilen mekanlar, ikiye ayrılıyor: Kabareler ve ‘caf’conc’ kısa adıyla bilenen cafe concert’ler, yani konser verilen kafeler. Bu iki tarz mekan arasında yapısal farklar var. Kabareler, daha edebi ve entelektüel bir kitleyi kucaklarken, caf’conc’lar halka hitap eden, daha popüler mekanlar. Işığıyla, kostümüyle, dekoruyla, orkestrasıyla parıltılı caf’conflara karşılık, tek bir piyanoyla yetinilen kabareler. İşte kabarelerde hayat bulan bir ruh var, ‘Monmartre Ruhu’, o ruhla yaratılan şarkılar kendi içinde bir tür oluşturuyor. 20. yüzyıl her anlamda değişime ve keşiflere gebe malumunuz, her dönemde olduğu gibi, o zamanlar da halkın bir kısmı gelişime ve yararlarına inanırken, kimileri de bu bilinmezlik karşısında korku ve endişe duyuyor. Korku ve endişe de, insanın kendine ve köklerine dönmesine sebep olan duygular olduğundan, toprak, çalışma, doğa, aile ve din kavramlarını ön plana çıkaran bir şarkı türü doğuyor: ‘Chansons à voix’. Sonra, duygusal bir chanson tarzı olan romanslar var, yavaş valsler var. ‘Comique Troupier’, askeri komiklik diye çevirebileceğimiz , şanson yorumcularının sahneye askeri kıyafetle çıktığı bir gösteri türü. Bir de benim en sevdiklerim, ‘muzır şarkılar’ olarak nitelendirebileceğimiz ‘Chansons grivoises’lar var.

Hazırlık aşaman nelerden oluşuyor tam olarak?
İşte bu işin en meşakkatli ama keyifli kısmı. Program başlamadan önce, uzun araştırmalar yaptım, Fransa’dan chanson tarihi üzerine kitaplar getirttim. İstanbul’daki Fransız Konsolosluğu’nun kütüphanesi de bana epey kaynak sağladı. Her hafta, o hafta trenin içinden geçeceği yıla bağlı olarak araştırmamı yapıyor, o bölümde yayınlayacağım şarkıları belirliyorum. Sonra çeviri süreci başlıyor. Metin yazıldıktan sonra, stüdyoya girip seslendiriyorum. Ardından program montajlanıp yayına hazır hale geliyor. Böyle beş satırda anlattığıma bakma, hakikaten yorucu ve zamanla yarıştığım bir süreç bu.

frehel

Geleneğin efsanevi isimlerinden Fréhel.

Öyküleyerek, teatral bir havada sunuyorsun programı.. Kimi zaman dönemin bir büyük şarkıcısı trenin yemek vagonuna girip şarkı söylemeye başlıyor, kimi zaman işini bitirip vagonuna çekiliyor…
Öyküleyerek metin yazmak benim sıkça kullandığım bir tarz. Ama Paris Ekspresi için bunu özellikle yapmalıydım, çünkü her ne kadar bir müzik programı gibi görünse de, bir belgesel hazırlıyorum ben. Üstelik kronolojik olmak gibi normalde tercih etmeyeceğim sıkıcı olmaya teşne bir yol seçmişim! Didaktiklikten mümkün olduğunca kaçmam gerek anlayacağın. O yüzden sanatçılarımın sahne alışlarını bile öykülüyorum çoğu zaman. Bir keresinde Edith Piaf kompartımanından çıkmadan önce, yan kompartımandaki gözleri görmeyen yaşlı kadına, sanatçının hayatı hakkında kehanette bulundurttum! Bunu yapmak bana keyif veriyor. Edith Piaf ilerde şunu şunu yaşayacak demek yerine, bunu oyuncaklı bir şekilde anlatmak daha renkli değil mi?

Hedef kitlen kim? Programı kimler dinliyor? Fransızca bilmeyenler de var mı dinleyicilerin arasında?
Söz konusu müzik olunca, hedef kitlesini belirlemek de güçleşiyor. Programı dinleyenlerin hepsini değil ama bir kısmını biliyorum ve evet, aralarında Fransızca bilmeyenler var, hatta çoğunluktalar. Müziğin evrensel dili ve büyüsü bu. İtiraf edeyim ki, eri kalan dinleyicinin bilinmezlikte kalması hoşuma gidiyor, bu da radyonun büyüsü!

Dinleyicinin program ve şarkılar üzerine yorumları neler? Seni en çok şaşırtan ya da sevindiren/düşündüren yorumlar neler?
Tanıdığım-tanımadığım insanlardan çok içten yorumlar alıyorum. Programı hazırladığım için teşekkür edenler oluyor, bu öyle gurur verici ki! Paris Ekspresi müdavimleri var artık. Yıllardır Radyo-3’e program hazırlayan, Latin müziği çalan ve seslendiren sevgili Işık Yavuz, her pazartesi radyonun koridorunda karşılaştığımızda önceki akşam yayımlanan programa gönderme yapıyor, bazen bir şarkıyı mırıldanıyor ve beni yeniden kutluyor mesela. Ona göre, çevirdiğim şarkı sözleri birer şiir niteliğinde. Tabii bunun nedeni o zamanların şarkı sözü yazarlarının her birinin şair gibi özenli çalışması. Tamam, ben de güzel çevirmiş olabilirim Geçenlerde bir arkadaşım, bebeğinin en güzel benim programımı dinlerken uyuduğunu söyledi. Bebek diye üzülmedim. Program biter bitmez mesaj atan dinleyiciler oluyor. Bu biraz da bant havasından çıkarıp ‘canlı’ kılıyor sanki programı. Sosyal medyanın gücü işte. En hoşuma gideni sona sakladım. Bir gün program bittikten birkaç dakika sonra facebook’tan bana ulaşan bir dinleyici, programı çok beğendiğini, kendisinin de bir müddet Paris’te bulunduğunu ve bana o günlerde satın aldığı bir plağı armağan etmek istediğini söyledi. Öyle mutlu oldum ki. O plak şimdi evde, henüz faaliyete geçiremediğim pikabın yanı başında.

Programla ilgili arayanlar ya da mail gönderenler genellikle Paris’i biliyorlar mı ya da şehre meraklarını ifade ediyorlar mı?
Paris’i bilenler var evet. Ama daha çok şarkıların izini sürüyorlar. Mesela bu aralar İkinci Dünya Savaşı’nın içinden geçiyor tren. O günlere dair filmleri ya da okuduklarını anımsıyorlar.
Programın girişinde ve sonunda insanın yüreğini didik didik eden, tren çufçuflarına ve düdüklerine eşlik eden çok tatlı bir melodi var, o parça kimin?
Hahaha, bu soruyu soracağını biliyordum. Aslında ne chanson’larla ne Fransa ile ilgisi var o şarkının. Ama nedense ben onu trenin ahengine çok yakıştırıyorum. Duyan herkes de bayılıyor. İnanılmaz iniş çıkışlı, hikaye anlatan bir şarkı. Simon Shaheen’nin bestelediği ‘Dance Mediterrania’…

fernandel

Büyük Fernandel!

Danielle Darrieux, Suzy Solidor ya da Ray Ventura gibi bizim kuşağın çok da haberdar olmadığını düşündüğüm, eşimin Fransız dedesinin evde tıraş olurken şarkılarını neşeyle söylediği isimler vardı bir bölümde.. Sen bu isimleri daha önce tanıyor muydun, programla mı tanıştın?
Ne hoşmuş, o dedeyle tanışmayı çok isterdim, inan. Tanıyıp dinlediklerim de vardı, tanımadığım çok isimle de tanıştım iki yıldan beri. Ama bir şey itiraf edeyim, artık hepsi hayatımın bir parçası. Onların hayatlarına dair bazen öyle ince ayrıntılar öğreniyorum ki, başka türlüsü mümkün olamazdı zaten…

Paris’le ve Fransa’yla ilişkin eski bildiğim kadarıyla… Açar mısın?
Saint-Michel’e, yani okuluma adım atar atmaz Fransızca’yla, dolayısıyla da Paris ve Fransa ile ilişkim başladı. Ancak Paris’i epey geç bir yaşta gördüm. Kısa aralıklarla iki kez ziyaret etme şansım oldu. Ama tren ilerledikçe adım adım tanıdığım Paris, benim için eskisinden çok daha fazla şey ifade ediyor. Çünkü sokaklarında bir zamanlar yaşanan öyküleri biliyorum. O sokaklara, kabarelere, metro istasyonlarına artık başka bir gözle bakacağım aşikar. Metro istasyonu dedim çünkü aklıma, bir dansçının, Fransız şanson tarihinin trajedi kraliçesi diyebileceğimiz Fréhel’e dair paylaştığı bir anı geldi, onu paylaşmak istiyorum. Olduğu gibi çevirdim: “1948 yılının bir öğleden sonrasında, Anvers metro durağında, uzun boylu bir kadına rastladım. Muhtemelen sarhoştu, bir ağacın dibine çömelip kalmıştı. Çok geçmeden bir polis arabası durdu yanında. Bu ayyaşı alıp götürmekti niyetleri. Ama onlara karşı çıktı kadın. ‘Beni rahat bırakın!’ diye haykırdı, ‘Fréhel’im ben, şarkıcı Fréhel!’ Gerçekten de oydu. Ama polislerin onu dinlemeye niyeti yoktu. Yanlarına gittim: ‘Fréhel’imizi böyle götüremezsiniz’ dedim. Bir an tereddüt ettiler. Bunu fırsat bilip zavallı kadıncağızın kulağına eğildim: ‘Şarkı söyleyin madam, rica ederim şarkı söyleyin’. O vakit iki yana ayırdığı bacaklarının üzerinde dikilip ellerini kalçalarına dayadı ve güçlü bir sesle ‘La java bleue’yü söylemeye başladı. Sahnede büyük kalabalıkların onu alkışladığı zamanlardaki gibi coşku doluydu. Polisler böyle bir mucizeye tanık olmanın verdiği şaşkınlık içinde, ne yapacaklarını bilemeden Fréhel’e bakmaktaydı. Başlarındaki polis ‘Ne üzücü bir son!’ diye mırıldandı. Ardından adamlarını geri çağırdı ve arabalarına binip gittiler.” Çok dokunaklı değil mi? Belki birçok Fransız orada yaşanan bu acıklı sahneden bihaber, her gün aşındırıyor o merdivenleri. Şimdi benim Anvers metro durağında bunu hatırlamamam mümkün mü? Hatta kulağımda ‘La java bleue’, sırf Fréhel’i orada hissetmek için bile ziyaret edebilirim.

gulay oktar-pariste

Gülay Oktar Paris’in en eski kabarelerinden birinin, Lapin Agile’in önünde..

Sana göre en iyi Paris şarkıcısı (hep şanson geleneğinden söz ediyorum) kim?
Buna asla cevap veremem. Birini söylesem diğeri alınır yeni dostlarımın. Ama Paris’e dair en çok şarkı söyleyen isimleri rahatlıkla anabilirim: Maurice Chevalier ve Charles Trenet.

Sence en güzel Paris şarkısı hangisi?
Bu soruya Paris Ekspresi’nin yapımcısı değil, sıradan bir chanson dinleyicisi olarak yanıt vereceğim izninle, Juliette Greco’nun sesinden ‘Sous le ciel de Paris’…

Gülay Oktar kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Bölümü’nden mezun oldu. 1994 yılında girdiği TRT İstanbul Radyosu’nda 1999 yılından beri prodüktör olarak çalışıyor. Hazırladığı kültür-sanat, haber ve sinema programları 2000, 2006, 2007 ve 2013 yıllarında Türkiye Gazetecilik Radyo Başarı Ödülü’ne, 2007 yılında da Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Güzel ve Doğru Türkçe Kullanım Ödülü’ne layık görüldü. 2004 yılında çocuk öykülerinden oluşan ‘Harçlık’ isimli bir kitap yazdı. Fransızca’dan çeviriler yapıyor, kurumsal firmalar için tanıtım kitapları ve filmler hazırlıyor.

 

Comments are closed.