Skip to content

İki ülke arasında: “Elim Fransızca ise eldivenim İtalyanca!”

DSC_0651

Sevgili Jacqueline ile İtalya’da bir kafede..

Bugüne kadar gazeteci olarak yüzlerce insanla söyleşi yaptım. Hepsinin ortak özelliği hemen hiçbirini özel hayatımda tanımıyor olmamdı. Bu kez kendi gazeteci blogum için yazıyor olma ayrıcalığını kullanıp, bir aile bireyini, eşimin 45 senedir İtalya’da yaşayan Fransız annesini anlatacağım size. Edebiyat ve klasik müzik tutkunu, ince zevk sahibi kayınvalidemi.. İtalya ile ilişkisi henüz lisede öğrenciyken başlayan, yüksek öğrenimle devam eden ve İtalya’da tanışıp aşık olduğu eşiyle perçinlenen, bugün kendini ‘biraz İtalyanlaşmış bir Fransız’ olarak tanımlayan kayınvalidemle, Jacqueline Bergonzy ile İtalya ve Fransa’yı, her iki ülkenin birbirinden hayli farklı yaşanan Noel bayramlarını, adetlerini, alışkanlıklarını, yaşam ve davranış biçimlerini konuştuk.. Yaklaşık iki saatlik söyleşimizde kimi zaman son derece özel alanlara girdik, duygulandı ama soğukkanlı Fransız tutumundan hiç vazgeçmedi. Söz şimdi İtalyanlara önce lisede, emekliliğinden hemen sonra ise üniversitede Fransızca öğretmiş Jacqueline Hanım’da..

20 yasinda 1962

20. yaşında İtalya’ya yaptığı seyahatte Garda Gölü’nde..

-İtalya’ya ilk olarak neden ve ne zaman geldin?

1956-57 olmalı, Lombardiya bölgesine ailecek gelmiştik, gezmeye.. Milano’ya, sonra Maggiore Gölü’ne gittik. 1962’de ise tek başıma geldim. Bu kez üvey babamın ailesine, yine tatil için, on beş yirmi günlüğüne..

-İtalya hakkında ilk izlenimlerin neydi?

62’de geldiğim yer Garda Gölü yakınlarında, küçük bir şehirdi. Çok güzel bir manzara hatırlıyorum. Hoş hatıralarım var o tatilden, üstelik 20. yaş günüme denk gelmişti. Üvey babamın amcaları, kuzenleri çok iyi insanlardı ve beni çok iyi karşılamışlardı.

Buyukannesi Josephine 60lar

Jacqueline Hanım’a sorduğunuzda ‘çocukluğunda en çok sevdiklerin’ diye, aklına gelen belki de isim: Büyükannesi Josephine!

-İtalyanca konuşuyordun değil mi o sıralarda?

Evet, dili biliyordum, lisede ve üniversitede İtalyanca öğrenmiştim. Lisede ikinci dil seçeneği olarak vardı İtalyanca. Birinci yabancı dil ise İngilizce’ydi. Doğup büyüdüğüm Fransa’nın Grenoble şehrinde bu çok normaldi. Çünkü bir sürü İtalyan göçmen yaşıyordu ve onların Fransa’da doğan çocukları İtalyanca öğreniyorlardı. O ortamda İtalyanca’yı ikinci dil olarak seçmem çok doğaldı.

-Grenoble’daki İtalyan göçünden söz edebilir misin?

2. Dünya Savaşı sırasında düşman tarafında olan İtalyanlar, Fransa’da çok kötü görülüyordu. Göçle Grenoble bölgesine gelen İtalyan ailelerin Fransa’da doğan küçük kızlarını çok iyi hatırlıyorum. Onlara genel bakış çok kötüydü hatta öğretmenler bile bu çocukları sınıfın en arka sıralarına atarlardı. Savaş yüzünden hep! İtalyanlara karşı bu antipati hayli uzun sürdü. İtalyan’la evlenmek isteyen bir kızın ailesi kızlarıyla ilişkilerini tümüyle kesmişti mesela. Ayrıca İtalyanları çoğu zaman ‘sales macaronis’ (pis makarnalar) diye anarlardı. Çocuklar sokaklarda İtalyanca asla konuşmazlardı. Muhtemelen anne babalar aralarında evde İtalyanca ya da geldikleri bölgenin İtalyan lehçesini konuşuyorlardı ama çocuklarıyla değil..

-Üniversitede ne okudun?

Edebiyat. Birinci yabancı dil olarak İngilizce ya da İtalyanca seçmek gerekiyordu, lisede öğrenmeye başladığım İtalyanca’da hayli parlaktım, onu seçtim. Dört yıllık fakülte boyunca İtalyan dili ve edebiyatı eğitimi aldım.

1967-Parmadan Italyan ogrencilerle-Garda Golu

1967’de, İtalya’nın Parma kentinden İtalyan öğrencileriyle gezide, en solda..

-Üniversite eğitimin sırasında İtalya’ya geldin mi?

1963’te, fakültedeki ikinci yılımda, yaz aylarında Perugia’da Yabancılar Üniversitesi’ne geldim. Amacım İtalyanca’yı iyice öğrenmekti. Michelle adında bir Fransız arkadaşımla, Perugia’daki bir aile pansiyonunda oda kiralamıştık.

-Grenoble ile Perugia’yı karşılaştırmanı istersem?

Tabii ki çok farklıydı. Perugia küçük, sakin bir şehirdi. Grenoble ise büyük bir üniversite ve sanayi şehri. 1965’te Perugia Yabancılar Üniversitesi’ne geri döndüm. 1966 Kasım’ında ise, Fransa-İtalya değişim programı çerçevesinde, Parma’daki fen lisesinde okutman olarak göreve başladım. Bu işim 1967 Haziran’ına kadar sürdü yani bir okul yılı.. Fransızca hocası bir İtalyan öğretmene asistanlık yapıyordum. Sonra Grenoble’a geri döndüm. İtalya’da kalmayı düşünmüyordum hala. Döndüğümde henüz bir yılım vardı üniversiteyi bitirmek için. 1968’de Fransa’da Grenoble bölgesinde İtalyanca öğretmeye başladım, birkaç da Fransızca sınıfım vardı. Fakültenin ilk yılı özellikle dil üzerineydi ve Fransızca öğretme metodlarını veriyorlardı.

1967-Parma-Stendhal kongresinde

1967’de, Parma’da düzenlenen ‘Stendhal’ konulu kongrede, soldan ikinci..

-İtalya’ya kesin gelip kalmaya nasıl karar veriyorsun?

1963’te Perugia’da kaldığım aile pansiyonunda, müstakbel eşimle tanışmıştım. O da bizim gibi orada geçici olarak kalıyordu. 1970’te ise İtalya’da yaşamaya karar verdim.

-Böylece yedi yıl boyunca İtalya-Fransa arasında karşılıklı gidip geldiniz mi?

Evet, arada bir o Fransa’ya geliyordu, zaman zaman da ben de Perugia’ya. Parma’da çalıştığım sırada çok sık görüşüyorduk zaten. Eşim on yıldır ilk eşinden ayrı yaşamasına rağmen boşanamıyordu bir türlü. Çünkü İtalya’da boşanmak hala resmen yasaktı. Alessandro 1972’de Fransa’da doğdu. Hemen arkasından yani 1973’te ise İtalya’da boşanma yasası geçti. Böylece Alessandro’nun babası ilk eşinden boşandı. 1974 başında, Grenoble’da evlendik. Ancak Grenoble’de kalmayı hiç düşünmüyorduk. O Perugia’da öğretmendi. Böylece ben de Perugia’ya geldim ve 1975’te öğretmen olarak çalışmaya başladım.
İtalyan aile tarafından çok iyi karşılandım. Yabancı olmamsa burada hiçbir sorun yaratmadı. Çünkü eşim tarafından çok yardım görüyordum, çok arkadaşı vardı. Bir de herkes için saygın bir öğretmenin eşiydim. Dili ve kültürü tanımamsa ayrı bir kolaylıktı. Üstelik çok geçmeden bir lisede, İtalyanlara Fransızca öğretmeye başladım.

1971-Franada Pirenelerde

1971’de, Fransa’da, Pireneler’de tatilde..

-Fransızca İtalyan öğrencilerin için ne ifade ediyordu?

Öğrencilerim Fransızca’yı öğrenmekten hep mutluydular. Çünkü çoğu zaman ortaokulda İngilizce alıyorlardı ve genellikle kötü öğreniyorlardı. Ayrıca İtalyanlar İngilizce’ye çok sempatik bakmazlar. Aksanları çok zor gelir. Fransızca ile İtalyanca arasında ise ciddi bir yakınlık var. Sanırım benim öğretme metodum da hoşlarına gidiyordu, şarkılarla, oyunlarla.. Mesela rakamları öğretmek için genellikle Noel öncesini seçiyordum ve tombala oynuyorduk. Kazanmak için tüm rakamları hatasız Fransızca okumaları gerekiyordu. Daha sonra bir sürü öğrenciyle karşılaştığımda benimle Fransızca öğrenmekten hep mutlu olduklarını söylediler. Bir de Fransa İtalyanlar için daha yakın ve dost bir ülke, İngiltere gibi uzak ve yabancı durmuyor.

-İlk geldiğinde İtalya’da seni en çok şaşırtan ne olmuştu?

Beni şok eden ilk şey 1977’de, eşimin hastaneye yatırılışı sırasında oldu. Hastaneler Fransa’daki gibi iyi organize değildi. Aynı yıl temizlikçimizin kızını doğumundan sonra görmeye gittiğimde yine çok şaşırmıştım. Yeni doğum yapan annelerle bebeklerine inanılmaz çok sayıda ziyaretçi geliyordu, özellikle çocuklar! Oysa ki Fransa’da çocuklar giremez içeri, bulaşıcı hastalıklar nedeniyle. Ama buranın mantığında var bu: Aileden biri ya da bir arkadaş hastaysa hastaneye ziyaretine gidilir. Hastayı yoracağını, uygunsuz olabileceğini düşünmez kimse. Hastane koridorlarında bu gel-gitin hiç bitmeyişine çok çok şaşırmıştım. Öyle ki eşim de bu duruma tahammül edemediğinden odasının kapısına ‘Ziyaretçi giremez’ diye yazdırmıştı.

Alekse hamileyken

Eşi Giuseppe Pannuti ile İtalya’da..

-İnsan ilişkileri anlamında Fransa ile karşılaştırdığında nasıl bir tanım yapıyorsun İtalyanlar hakkında?

Çok sıcaklar. Bazen biraz rahatsız edici olabiliyor bu durum ama her zaman çok sıcak..

-Fransa’da ilişkiler nasıl?

İlişkiler orada çok daha zor ve bağlar çok daha zayıf İtalya’ya göre. Burası bir Akdeniz ülkesi. İnsanların doğasında var bu. İklim nedeniyle daha çok sokaktalar. Sanırım geçmişe, tarihe de bağlı bu durum. İnsanlar arasında daha çok dayanışma, daha çok bağlılık var burada.

-Ve dindar bir toplum! Sanırım Fransa’da bu dindar hava yoktu?

Kesinlikle! Özellikle yasal düzenleme konusunda bu durum endişe verici. Örneğin İtalya Avrupa’da insanların evlenmeden yaşayabilmesi için hiçbir yasanın olmadığı tek ülke. Ya da ötenazi, tüp bebek yasaları hala yok ve bu tip yasaların geçmemesi için her şey yapılıyor. Vatikan’ın günlük hayat üzerindeki etkisi bu. İnsanlar bunu öylece kabul ediyor. Boşanma referandumu sırasındaki ortam inanılmazdı: Neredeyse iç savaşın eşiğine gelmişlerdi taraftar olanlar ve karşı olanlar diye. 1973’te oluyor bu üstelik, düşünsene! Oysa ki Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde boşanma yasağı diye bir şey yoktu. Burada kilisenin ve Vatikan’ın çok çok etkisi var günlük hayatta. Son Papa’nın açık fikirlerine rağmen, çünkü sonuçta Katolik bir mantık izleniyor hep.

82-Dolomiti

1982’de İtalya’da, Dolomiti Dağları’nda ailecek tutkuları karavan tatilinde..

-İtalyan dilinde bile hissediliyor sanırım bu dindar eğilim, Fransa’da hiç görmüyorum bunu..

Haklısın. Mesela burada ‘Grazia a Dio’ (Allah’a şükür), ‘Se Dio vuole’ (İnşallah) gibi tabirler çok sık kullanılır. Temizlikçimiz her gün gelirdi ve giderken ‘Yarın görüşmek üzere’ dediğimizde, mutlaka ‘İnşallah’ derdi. Günlük dil dini tabirlerle dopdolu. Madonna (Meryem Ana), Dio (Allah), azizler hep hep var dilin içinde. Bu bir çeşit kaderciliği de getiriyor tabii beraberinde. Kısa zaman önce kaybettiğimiz en yakın arkadaşım Claudia çok hastayken, dindar bir arkadaşına, kendi durumu için, “Umarım kısa sürer” demişti. Arkadaşı “Allah halleder” (Ci pensera Dio) yanıtını vermişti ve o gün Claudia’yı kaybettik. Başta bu tür tabirlere çok şaşırıyordum tabii ama alıştım.

-Senin İtalyanca’nda var mı bu tür tabirler?

Hayır, hiç kullanmıyorum. Anadilimden kaynaklanıyor bu. Bence bu tür tabirleri anne sütüyle ediniyor insan. Yani insanın DNA’sının bir parçası, kuşaklar boyu aktarılıyor. Ben bu tabirlerle büyümedim ki..

Aleks 16-17yasinda

Oğulları Alessandro henüz 16-17 yaşındayken Fransa’da Noel yemeğinde, ailecek..

-Fransa’daki Noel bayramlarıyla İtalyan Noel’lerini karşılaştırırsak?

Tamamen farklı! İtalya’da ‘dini bir gün’ olarak yaşanıyor Noel. Gerçekten İsa’nın doğduğu, kutsal bir gün. Mesela Noel’den bir gün önce telefon eden bir rahibe arkadaşım, “Şu an odamı ‘ilahi çocuğu’ (bebek İsa) en iyi şekilde karşılayacak biçimde topluyorum” dedi. Yani gerçek bir dini bayram İtalyanlar için. Bir taraftan da aileye ayrılan bir gün. Noel’de ailecek geleneksel yemek yenir mutlaka. Umbria’daki ‘cappelletti in brodo’ (tavuk suyuna bir çeşit mantı), ‘cappone’ (hadım edilmiş horoz), ‘torrone’ (bir çeşit sert lokum, nuga), ‘torciglione’ ve ‘panettone’ gibi Noel kekleri asla eksik olmaz. Öğle yemeği uzun sürer, 15:00-15:30’a kadar. Yemekten sonra hediyeler verilir. Hava güzelse dışarı çıkarlar. Akşam ailecek oyunlar oynanır, kağıt, tombala.. Aileler bir gün önce, yani 24 Aralık’ta 22:00-22:30 gibi yapılan gece ayinine katılırlar. Çok dindar olanlar ayinden hemen sonra hediyeleşirler.
Bir de İtalya’da Noel’de ‘presepe’, yani Hz İsa’nın doğum gününü canlandıran ve kimi zaman biblo gibi küçük, kimi zamansa insan boyutlarında heykellerle oluşturulan sahneler çok önemlidir. Mesela Claudia Noel ağacı kurmazdı ama 8 Aralık günü evinde ‘presepe’lerini kurardı mutlaka. 8 Aralık Katoliklerde önemli bir tarih: Meryem Ana’nın Hz İsa’ya hamile kaldığını öğrendiği gün! Kahin Krallar’ın bir yıldızın peşine düşüp Hz İsa’yı ziyarete gittiğine inanılan 8 Ocak günüyse hepsini kaldırırdı.
Fransa’daki Noel’lere gelince.. Benim geldiğim Alpler bölgesinde istiridye, salyangoz, yabani enginar, horoz ve Noel pastası yenir. Şimdilerde kaz ciğerini de eklediler. Tabii yemek sonunda mutlaka peynir tabağı gelir. Alp bölgesinde olduğundan Perugia’dan farklı olarak gerçek ağaç kullanırlar Noel ağacı kurmak için. Bir de presepe’ye çok önem verilmez, eğer evde kurulmuşsa anlarsınız ki gerçekten dindardır aile.

1981-Noel evde

1981’de, İtalya’daki evlerinde geçirdikleri Noel’de..

-Fransa’dan en çok özlediğin şey ne?

İdari mekanizmanın işlerliğini çok özlüyorum. Burada her şey hep çok karışık. Fransa’da bir sürü işinizi telefonla halledersiniz. Burada ya telefona kimse yanıt vermez ya da yeterince bilgi alamazsınız, illa ki kendiniz gitmeniz gerekir. Her şey daha zor yani.. Bir de belki Fransızca konuşmayı özlüyorum, anadilim çünkü. Zaten kendimi ‘dil ve kültür açısından Fransız’ olarak tanımlıyorum.

-Fransa’ya gelince nasıl hissediyorsun?

Dil konusunda rahat, ama artık biraz yabancı. Mesela insanlarla iletişim konusunda. Artık daha az mesafeliyim sanki, daha açığım, daha İtalyan’ım.

-Fransa’da seni en çok rahatsız eden şey?

Benim artık Fransa’da, ailem dışında Fransızlarla çok fazla iletişimim olmuyor ama sanırım Fransızların soğukluğu beni en çok rahatsız eden şey. Bir de Fransızlar Fransız olmaktan, Fransa’da yaşamaktan mutlular, yapacak bir şey yok! Milliyetçiler demeyeceğim ama sınırındalar.

1980-Calabria-Aspromonte

Eşi ve oğluyla, güney İtalya’nın Calabria bölgesinde tatilde..

-Peki Fransa ile ilişkin günlük hayat anlamında devam edebiliyor mu, olan biteni takip edebiliyor musun?

Biraz, İtalyan radyosu aracılığıyla. Çok önemli bir şey olduğunda Le Monde gazetesi bulunuyor burada, alıyorum. Ama şu bir gerçek ki, Fransa’ya ilişkin birçok şeyi artık bilmiyorum; ekonomik, siyasi durumdan haberdar değilim. Hatta bazen tabirleri anlamıyorum çünkü günlük dil sürekli değişiyor.

-İtalya’da yaşadığını söylediğin zaman Fransa’da genellikle ne diyorlar?

Nasıl olur da, neden bir Fransız olarak İtalya’ya yerleştiniz diye sorarlar hep. Bir İtalyan’la evlendim derim yanıt olarak.

-Bugün İtalyanca’yla iç içe bir hayatın var. Hala kendini ifade konusunda Fransızca’nın gerekliliğini hissediyor musun?

İtalyanca bugün benim için bir eldiven, Fransızca ise kendi elim. İtalyanca’yı iyi biliyorum ama bazı şeyler var ki Fransızca söylemek istiyorum, bazılarını ise İtalyanca. Mesela İtalyanca bilen Fransız arkadaşım Jacqueline’e gönderdiğim mesajlar genellikle Fransızca’dır, ama duygularımı ifadede İtalyanca’yı seçiyorum. Çünkü şefkat sözcüklerini İtalyanca söylemek daha kolay. Bu sözcükleri Fransızca’da söyleyince çok fazla, abartılı kalıyor. Ya da bazı sevgi sözcükleri var ki, gerçekten mümkün değil Fransızca’da söylemek, özellikle bir arkadaşa.. Zaten davranışlarımızı biçimlendiren de dil! Bu nedenle İtalyanca ile Fransızca arasında iyi bir denge kurmaya çalışıyorum. Kısacası arkadaşlarımla sevgi ve şefkat sözcükleri hep İtalyanca. Bir İtalyan arkadaşım bana bayıldığını söyler hep, ben bunu Fransızca söyleyince öyle garip geliyor ki kulağa, sanki lezbiyen gibi..

Noelde Fransada

Hayatının büyük aşkı eşi bir Noel tatilinde, Fransa’da..

-Uzun süre yurtdışında yaşayanlara hep sorulur, rüyaların hangi dilde diye..

Tamamen konusuna, ortama bağlı. Ama şunu söyleyebilirim: Geçen akşam rüyamda İtalya’da hastanedeydim. İki üç kadın meme kanseri olduklarını öğrenmiş, hep beraber bağırıp ağlıyorlardı. Ben böyle bir tepki vermem asla diyordum rüyamda, ağlayıp bağırmam. Çünkü bu türden bir tutumda kişiliğin yanı sıra kültürel bir şeyler de var mutlaka. İtalya’da davranışlarda teatral hava, biraz abartı hep bulunur. Bir İtalyan arkadaşım grip olmuşsa mesela, “Nasılsın?” dediğinizde “Çok, çok kötüyüm” der. Oysa ortalama bir Fransız “Biraz giripliyim ama iyiyim” yanıtını verir. Genellemeler bazen yanıltıyor insanı ama benim gördüğüm bu.

-İtalya’daki anne oğul-ilişkisi hayli farklı Fransa’dan, değil mi?

Ooo hem de nasıl! İtalya’da annelerde oğullarına karşı çok büyük bir şefkat görürsünüz hep. Bir anne, büyükanne oğluna, torununa hep aynı şekilde hitap eder: “Canım, aşkım oğlum gel, gel anneye, anneanneye!” Yaşları kaç olursa olursa olsun, anneler çok şefkat doludur oğullarıyla. Bir de giderek çocuklar daha geç ayrılıyorlar ailelerinden. İşsizlik birinci neden, ailelerinden ayrı yaşayamıyorlar ekonomik olarak. Anne babalar da haydi git artık demezler hiç. Çocuklarını aşırı derecede korurlar! Karşı komşum daha birkaç yıl öncesine kadar kocaman çocuklarının arabalarının bakımından vergi işlerine tek tek uğraşırdı. Kızları beş dakika geç kalınca balkona çıkardı hemen annesi.. Ya da tatile gittiğinde annesini günde dört beş kez arardı. İtalyan ailelerinde çok yaygın bu. Hele şimdi cep telefonuyla çocuklarıyla sürekli iletişim halindeler ve bu normal sayılıyor. Burada göbek bağını asla kesmiyorlar çocuklarıyla. Bir de büyükanneler büyütüyorlar torunları, kreş sayısı çok az çünkü.. Fransa’da ise kreşte büyürler ve çocuklar daha özgürdürler.

DSC_0616

İtalya’nın Umbria bölgesinde çok sevdiği Montefalco kasabasında çektiğim bir kare..

-Huzurevine bakış konusunda da farklı iki ülke, yanılıyor muyum?

Kesinlikle.. İtalya’da huzurevi sayısı çok az. Olanlar ise kimsesizler yurdu ya da ‘ölüm evi’ havasındalar. Fransa’daki gibi konforlu değiller, tek bir odada dört kişi kalabilir mesela. Burada sadece bakıcı tutamayan, çok zor durumda insanlar gidiyor huzurevine. Huzurevi inşa etmek için hem para yok hem de anne babayı huzurevine bırakmak çok kötü görülüyor. Aile kavramı çok önemlidir İtalya’da.Fransa’da ise huzurevi artık çok yaygın. Ben çocukken yoktu. Bir kere insanlar bugünkü gibi çok uzun yaşamıyordu. Bir de kadınlar çalışmadığı için yaşlılarla ilgilenebiliyordu. 1960’lardan sonra kadınlar çalışmaya başlayınca yaşlıları huzurevine götürme adeti başladı. Başta çok normal gelmiyordu ama şimdi normal sayılıyor.

-İtalya’yla ilişkini nasıl tanımlıyorsun?

Şefkat dolu bir ilişki diyeceğim. Aşk ilişkisi diyebilirdim, eşimden kaynaklanan ama insanlarla, sanatla, ülkeyle ilişkim için şefkat sözcüğünü kullanacağım. Fransa ile ise dile ve kültüre bağlı bir ilişkim var ve tabii ki bir de genetik. Fransız anne babanın, dedelerin, ninelerin devamıyım. Bununla birlikte eşimi kaybettikten sonra hiçbir zaman Fransa’ya dönmeyi düşünmedim. Bir kere işim beni burada tutuyordu, eşimin ölümünden sonra çalışmaya devam ettim çünkü. Ayrıca evim bağlıyordu beni buraya. İtalya’ya geldiğimden beri hep bu evde yaşadım. Eşimin yattığı mezarlıkla ilişkimse çok sıkıydı, sürekli gidiyordum onun varlığını hissetmeye. Burası benim dünyam, bütün hatıralarımla dopdolu. Çok çok gerekli olmadıkça kesinlikle ayrılmam buradan, bir gün zorunlu kalırsam gerçek bir parçalanma olur gitmek.

DSC_0612

Montefalco’da…

-Mezarlık deyince.. İtalyanların ölüleriyle ilişkileri de Fransa’dan biraz farklı gibi..

Kaybettikleri insanlarla aralarında büyük saygı ve şefkat dolu bir ilişki var. İtalyanlar ölülerinden kopmazlar. Fransa’da tamamen farklıdır. Fransa’da da özel bir ilişki görürsünüz ama genellikle yılda bir giderler, 1 Kasım’daki Azizler Günü için. Tabii bununla birlikte daha sık gidenler de var. Yine de Fransa’da gördüğün mezarlıkla, İtalya’daki hep çok farklıdır. Çiçek içinde, çok bakımlıdır buradakiler. Mesela taze çiçek koymaya özen gösterirler. Mezarların üzerine ölen kişilerin fotoğraflarını koyarlar, Fransa’da bunu göremezsin.

Babasi 20'li yaslarinda

Eşi Giuseppe Pannuti 20’li yaşlarında..

Eşim bu anlamda klasik bir İtalyan gibi hiç davranmadı. Ölümünün duyurulmasını, cenazesinde çok yakınları dışındaki kişilerin olmasını hiç istemedi. Yine bu nedenle sabah, çok erken bir saatte gömülmek istemişti. Onun için ölüm özel bir şeydi, sadece aileye ait bir şey.. Bu konularda İtalyan adetlerinden hayli uzaktı. Çok sıcaktı, ama mesafeli de bir insandı, hastanede ziyaret istememesi de bundandı. O zamanlarda güneyli İtalyan erkekleri eşlerine ev işlerinde hiç yardımcı olmazlardı, oysa ki o sürekli yardım etmek isterdi. Alışverişi o yapardı. Kendi kuşağındaki erkeklerden çok farklıydı. Zaten çok zeki ve kültürlü, açık fikirli bir adamdı. Alessandro’nun İngiltere’deki uluslararası okulundan bir meslektaşı söz etmişti ona ve hemen benimsemişti fikri. Onun kuşağından bir adam çocuğunu, hele tek çocuğunu asla göndermezdi. Oysa ki o hemen yapılması gerekenleri öğrendi ve yaptı. Çok açıkgörüşlü, cesur bir adamdı. Boşanmayla sonuçlanan bir evlilikten sonra kendisinden 20 yaş genç bir yabancıyla evlenmesi ve hatta 49 yaşında çocuk yapması! O dönemde 49 yaş çok geç sayılıyordu, bugünkü gibi değil.. Çocuk sahibi olmak için kendini yaşlı hissediyordu ama kabul etti.. Alessandro’nun ufkunu açmak için neler yapmadı ki.. Çok farklı biriydi, çok!

-İki dil arasında yaşamanın getirdiği sözcüklerle dopdolu bir hayatın var. Edebiyat, yaşamındaki en büyük zevklerden biri ve bunun tam ortasında sözlükler duruyor, sözlüklerle ilişkini anlatır mısın?..

Atlaslar, haritalar ve sözlükler büyük tutkum; dolayısıyla çeviri de.. Daha önce şiir çevirileri yaptım Perugia’lı şair Sandropenna’nın. Ölüm ya da doğum yıldönümü içindi, şimdi hatırlamıyorum. Fransızca, İspanyolca Almanca ve İngilizce yayımlandı şiirleri. Daha sonra iki eserin çevirisine katkıda bulundum biri, Antonio Maria Sicari’nin ‘Elisabetta della Trinita’ isimli, Vatikan tarafından muhtemelen azize ilan edilecek bir dindarı anlatan kitabı. Diğeri de dini bir kitaptı. Dindar olduğum için değil, tamamen tesadüfen.

DSC_0604

-Dinle ilişkin ne bu arada?

Din beni bir olgu olarak çok ilgilendiriyor. İnançlı değilim, kendimi ateist olarak da görmüyorum. Agnostikim ama din olgusu merak konum. Bu ilgi eşimin ölümüyle başladı. Abone olduğum Le Monde des Religions (Dinler Dünyası, saygın Fransız gazetesi Le Monde’un yetkin isimlerle hazırladığı bir din kültürü dergisidir) başta olmak üzere çok kitap okudum. Mesela Aziz Augustin’in, Lisieux’lü Azize Teresa’nın hayatlarını, İncil’in bir kısmını.. Ancak İncil’i tek başına okumak çok zor, yardım almak gerekiyor. Yine her Cumartesi Pazar radyoda ‘İnsanlar ve Peygamberler’ programını hiç kaçırmıyorum. İslam dahil tüm dinler üzerine yapılan bir program. Ancak tekrarlayayım, kendimi bir dine mensup görmüyorum.

-Bugün İtalyanca mı yoksa Fransızca mı okuyorsun daha çok?

Aşağı yukarı aynı miktardalar sanırım. Fransa’ya her gidişimde çok sayıda kitapla dönüyorum, özellikle arabayla gittiğimde. Kitap önerilerini çoğu zaman Le Monde des Religions dergisinden görüyorum. Fransa ile kültürel ilişkimin sürmesini sağlıyor. Hatta bazen Paris’teki bazı etkinlikleri oradan okuyup size söylüyorum.

-İtalyan klasiklerinden kalbinde en çok yer edinen hangisi?

Dante’nin ‘İlahi Komedya’sı ilk aklıma gelen, sanırım öğrenciyken okumuştum. Dev bir eser, gerçek bir şaheser! Ayrıca 2. Dünya Savaşı’ndaki toplama kamplarından sağ çıkan Primo Levi’nin kitapları, özellikle ‘Bunlar da mı insan?’ Bir de Carlo Levi’nin ‘İsa Bu Köye Uğramadı’ başlıklı romanı. İtalya’nın Calabria bölgesi edebiyatı üzerine okuduklarım da çok önemli oldu benim için. O bölgeyi seçmiştim çünkü eşimin kökleri oradan. Calabrialı yazarlardan Corrado Alvaro’nun en çok tanınan kitabı ‘Aspromonte’nin İnsanları’ndan çok etkilenmiştim. Doğduğu köy eşimin ailesinin köyüne çok yakındır bu arada.

DSC_0602

-En çok etkilendiğin İtalyanca roman?

Federico de Roberto’nun yazdığı ‘I Vicere’.

-Peki en etkilendiğin Fransız klasiği?

Proust, ‘Kayıp Zamanların Peşinde’.. Öyle güzel bir dil ki, gerçek bir mucize!

-Peki seni çok etkileyen Fransız romanı?

Stendhal’in ‘Kırmızı ve Siyah’ı sanırım.

-Senin bir tutkun da klasik müzik, nasıl başladı?

Fransa’da Mozart’ın ‘Küçük bir gece müziği’yle, okulda. Ortaokulun ilk yılında haftada bir saat müzik dersimiz vardı ve çok iyi bir öğretmenimiz.. Hala hatırlarım adını: Madam Pittion. Ders saatini ikiye bölerdi: Önce solfej yapıp nota öğretiyordu, sonra şan. En son bölümü ise müzik dinletisine ayırıyordu. Bir gün Mozart’ın o ünlü parçasını dinletti bize ve inanılmaz etkilendim. O zamandan itibaren klasik müzik dinlemeyi sürekli arzu etmeye başladım. Babamdan bana bir pikap almasını istedim, birkaç diskle birlikte. Evde klasik müzik dinlenmiyordu, ben de odama kapanıp dinliyordum. Vivaldi’nin ‘4 Mevsim’i, Berlioz’un ‘Fantastik Senfonisi’.. Klasik müzik aşkım böyle doğdu. Bir şansım da eşimin klasik müziği çok çok sevmesiydi. Sürekli konserlere gidiyorduk. Bugün Perugia’da Müzik Dostları Derneği’nde (Gli Amici della Musica) yıllık bir konser abonmanım var, 20 konseri kapsıyor. Ekim-Mayıs arası programa piyanist Krystian Zimerman, Grigory Sokolov, Nelson Freire gibi büyük piyanistler, Alman Radyosu Korosu ‘Rias Kammerchor’ ya da Şanzelize Orkestrası gibi büyük müzisyenler geliyor. Birkaç yıl önce de benzeri bir abonmanla Floransa’ya gidip geliyordum, sırf opera dinlemek için.

DSC_0611

-İtalya, sanata duyarlı bir insan için cennet tabii..

Kesinlikle öyle, burası bir sanat ülkesi. Neredeyse her küçücük köyde görecek bir şey mutlaka var, ya mimari, ya resim açısından. İtalya’da çok seyahat ettim, Sardenya dışında tüm bölgeleri tanıyorum bugün. Perugia’nın başkentliğini ettiği Umbria en çok hoşuma gideni. Minicik mücevherler saklayan bir bölge burası. Benozzo Gozzoli’nin freskleriyle ünlü minik Montefalco kasabası mesela. Bir de burada çok güçlü bir ruhani hava var. Onca aziz, azize boşuna doğmamış Umbria’da. Aziz Benedetto mesela, ya da Aziz Francesco.. Sonra Azize Chiara, Azize Rita, Azize Veronica.. Buradaki ruhani hava gerçekten inanılmaz! Düşünsene, Aziz Benedetto bir dağ şehrinde, Norcia’da doğuyor, yarattığı etki bugün tüm Avrupa’da! Tıpkı Aziz Francesco gibi.

-Bugün hangi ülkede kendini daha çok yabancı hissediyorsun?

(Gülüyor.) Her ikisinde de yabancı hissediyorum sanırım. Burada hep yabancı kaldım bence. Fransa’da ise 45 yıldır yaşamıyorum. Çok şey değişti, tanımadığım çok şey var, Fransa’daki büyük yabancı göçü hiç yaşamadım mesela. Bugün Fransa üzerine bilgim çok çok yüzeysel. Dilime ve kültürüme bağla, tamamen kendime ait bir Fransa’da yaşıyorum ben kafamda. ‘Benim Fransam’ o, gerçek Fransa değil. Bununla birlikte hiçbir nostaljim de yok Fransa hakkında, hiçbir zaman da olmadı. İtalya’da, ailemle mutluluğu buldum ben, hep mutlu oldum burada yaşamaktan…

3 Comments
  1. Fahri Kayhan Söyler #

    O kadar güzel olmuş ki, bu söyleşi ile sevgi ile birine bağlanınca ülkenin bile ikinci planda kaldığını öğreniyoruz. Hatta ölüm ayırdığında bile o toprakları terketmemecesine. Bu arada İtalya ile Fransa’nın tüm yönleri ile kültürel farklılıklarını öğreniyoruz. İtalya’nın gezilebilecek en güzel kasaba ve köylerini de not ettim. Ayrıca okuduğu kitapları da not ettim. Hepsini okuyacağım. Çok güçlü bir kadın olduğu anlaşılıyor, ablam gibi. Senin de yüreğine sağlık. Senin, Alex’in ve kayınvalidenin yeni kutlu olsun.

    Aralık 31, 2015
  2. admin #

    Bu tatlı yorumunuzu kayınvalideme çevirdim, çok çok mutlu oldu.. Bu söyleşi sayesinde ben de bilmediğim çok şey öğrenmiş oldum. Hoşunuza gitmiş olmasına çok sevindim. Biz de sizin yeni yılınızı kutluyoruz. Sevgiler, selamlar..

    Aralık 31, 2015
  3. Haldun #

    Öncelikle yeni yılınızı kutlarım Aslı hanım.

    Bu güzel röportaj için size çok teşekkür ederim. Bir film tadında. Büyük bir zevkle okudum ve hemen eşime tercüme ettim. O da çok beğendi ve ilaveten Jaqueline hanımın Fransa ve Fransızların bazı özellikleri ile ilgili yaptığı tespitlerine katıldığını belirtti.

    Jaqueline hanımefendinin hayat parkuru çok hoş. Eşi ile çok mutlu bir hayatları olduğunu düşünüyorum. Hanımefendi eşinin anısına ve beraber yaşadıkları mekana hala o derece bağlı ki, beyefendinin vefatlarından sonra ana vatanına dönmeyi düşünmemiş olduğu görülüyor.

    Bu arada İtalyanların sicak kanlılıkları ve tutuculukları ile biz Türklere aslında ne kadar çok benzediklerini, çok ilerlemiş bir toplum olmalarına rağmen aile kavramına nasıl hala kuvvetle bağlı kalabilmiş olduklarını, annelerin anaçlığını, insanların, komşuların, arkadaşların yardımlaşmasını objektif bir bakışından dinlemiş olduk.

    Yunanlıların da bu özelliklerin çoğunu sahip olduğunu ve hala koruduğunu biliyorum.

    Buradan çıkartıcağımız ders dini motiflerin farklılığı kenara koyarsak ne derece Akdenizli olduğumuz. Tıpkı Jaqueline hanımın İngiltereyi değil de İtalya’yı kendine daha yakın gördüğü gibi biz Türkiye kökenliler de işte bu nedenlerle Alman toplumuna üçüncü nesilde dahi tam olarak entegre olamadık ve ileride de olamayacağız. Sokaktaki Fransızla bir Türkiye kökenli olarak sıcak bir iletişim kurmamız çok zor ama bu garipsenmemeli. Çünkü 1950’lelerin sale macaronis’lerinin yerini bugün başkaları doldurmuyor mu?

    O zaman moderlik adına başkalarına benzeme sevdasıyla bizi biz yapan o eski kıymetli değerlerimizi kaybetmemeliyiz.

    Geçmiş on yıllarda ülkemizi bir bütün yapan ve tek paydada birleştiren sevgi, hoşgörü, komşuluk ve yardımseverlik gibi değerlere 2016’da dört elle bir elle sarılmamızı diliyorum.

    Ocak 3, 2016

Comments are closed.