Skip to content

‘Kıyıda’ kalmışların öyküsü!

CUMHURİYET GAZETESİ’NİN KÜLTÜR SAYFASINDA TAM SAYFA YAZIM

10 Haziran 2014

“Sayın seyirciler! Mucize Tencereleri’nin sponsorluğuyla!.” Kırmızıya çalan kızıl peruğu, vücudunu saran siyah elbisesi ve elinde mikrofonuyla sahneye her fırlayışında, Fransızca metnin içine serpiştirdiği Türkçe kelimelerle yaptığı her anonsta, Zülfü Livaneli’nin şarkısını Frankofon ekibin ağzından her duyuşumuzda kah gülüyor, kah ağlıyoruz. İstanbul’un gecekondu mahallelerinde geçen, oradan Paris’in banliyölerine uzanan bir göç ve “mucize bekleyişi” hikayesi seyrettiğimiz.. Sedef Ecer, kalemini ustalıkla oynattığı “Kıyıda” başlıklı oyununda sanatçı olmanın aslında “angaje olmak”tan geçtiğini, Figaro gazetesinde çıkan yazıda da vurgulandığı gibi “Brechtvari” bir üslupla kanıtlıyor.. Ecer’le Paris’teki evinde konuştuk..

-“Bugüne kadar oynanan oyunlarımdan çok farklı oldu bu” diyorsunuz? Neydi farkı?

Bir oyunun ortaya çıkmasında yaratıcı ve yorumcu kadro vardır. Yaratıcı kadrodansanız metninizin fena çıkmamış olması, iyi bir yönetmen ile iyi bir prodüktörün, iyi yorumcuların bir araya gelmesi, ortaya tam da sizi yansıtan işin çıkması çok nadirdir. Bu oyun öyle oldu. Bir kere, daha oynanmadan ödüller aldı ve tiyatro dünyasında farkına varıldı. Fransa’daki ortaokul ve liselerde okumaları, metin tahlilleri yapıldı; iki sene üst üste “liselilerin en çok sevdiği metin” ile “Guerande Ulusal Drama Metni” ödüllerini aldı. Ben de birçok okulda atölye yaptım ve bir gün Thomas Bellorini geldi, çok beğendi.

-Bellorini’nin diğer yönetmenlerden farkı var mıydı sizin için?

Genellikle toplumsal konular işlediğimden yönetmenler, “Bu kadın entel bir yazar, oyunlarını entel entel yönetelim” diye düşünüyorlar. Halbuki Bellorini beni anladı. Ben Yeşilçam kültüründen gelen, melodramları seven bir insanım. Konum ne kadar ağır olursa olsun yönetimi ve yorumu “çılgın” seviyorum; delilik, neşe istiyorum. Bizim hayatımız da bu değil mi zaten? Gezi’de gördük, insanlar bir yandan acı çekiyordu, bir yandan gülüyordu. Kesinlikle “ağlak”, perişanlığı, zavallılığı öne çıkaran bir şey istemiyordum. Çünkü yoksul ama gururlu, neşeli insanlar karakterlerim. Bellorini ise müzikal anlamda Broadway seviyesinde bir yönetmen. Aklındaki oyuncuları tanıştırdı, hepsi de muhteşemdi! Fransa’nın en iyi prodüktörlerinden Olivier Meyer oyunu beğendi ve sahneledik. Şimdi sıra turnede.

-Konu ilginç, “kıyıdakiler”, gecekondu mahalleleri, Fransa’daki deyişle “banliyöler”.. Bu kadar uzakken Türkiye’deki gerçekliğe nasıl böylesine yakın kaldınız?

Ben Türkiye’den hiç kopmadım, senede altı yedi kere gidiyorum. Internet var, başbakanımız kesmezse devam edecek. Her sabah belki otuz köşe yazarı okuyorum; sosyal medyayı takip ediyorum. Sosyal konularda yazdığım için her oyundan önce uzun bir araştırma yapıyorum. Fransa’da eğer tanınmış bir yazarsanız size mesela altı ay araştırma bursu veriyorlar; siz de oturup çalışıyorsunuz.

-Oynadığınız karakter Türk televizyonlarının kadın programları sunucularına, “Cinler Periler Tepesi” İstanbul’un Nurtepe vs gibi mahallelerine denk düşüyor; Türk seyirci bunu hemen seziyor ama bu gerçek, tamamen yabancı Fransız seyirciye nasıl geçiyor? Kafalarında canlandırabiliyorlar mı?

Tiyatronun, sinemanın böyle bir efsunu var. Şimdi bize biri gelse, Brezilya ‘favela’larından, Hindistan ‘slum’larından bir hikaye anlatsa dokunmaz mı? Bir de oyunun çok çalışılmış bir kurgusu var; her sahneyi sinema montajı masası gibi kurguladım ben. Üstüne konan yönetmenlik, yorum, müzik derken duygu geçiyor seyirciye. Ama tabii diyorlar ki, “Oynadığın TV sunucusu çok matrak, ne kadar güzel bir hayalgücü!” Hayalgücüm falan yok, bizim televizyonlarda o kadınlardan o kadar çok var ki! Benimki kılığı kıyafeti ile sade bile kaldı. Bizimkiler oynadığım karakterden çok daha çatlak!

“Yazdığım her satırda ister istemez politika oluyor”

-Kitapla yetinmeyip, İstanbul ve Paris “kıyılarını” gezdiniz de sanırım..

Evet, Paris bölgesinin yaratıcı yazarlara verdiği sekiz aylık bursu kazandım, git çalış dediler. Paris’in çok sert bir banliyösüne gittim, la Cournevue! Orada “Cite des 4000” isimli, uyuşturucu satışının vs çok yaygın olduğu bir site var. Sekiz ay boyunca apartman aralarına girip çıktım, okullara gittim. İstanbul’da da gecekondu mahallelerinde gezmeyi çok severdim ama bu kez arkadaşlarım beni pek girilmeyen yerlere soktular. 93’te Ümraniye’deki çöp patlamasından çok etkilenmiştim. O zamanlar gecekonduların bir planı vardı, bir çöp dağı, yanında suyu akan bir fabrika, atölye; karşısında gecekondular, barakalar.. Bunların hepsi kafamda birleşti. Oyunda, mekanın Türkiye olduğu bir cümle dışında anlaşılmıyor bile. O cümleyi kaldırsanız hikaye Brezilya’da da, Tunus’ta da, Güney Afrika’da da geçebilir.

-Azınlıkların birbirini kabul edemediğini söyleyen cümle o. Sizce neden o karışım İstanbul’un gecekondu mahallesinde de, Paris’teki banliyöde de olamıyor?

Sosyolog ya da tarihçi değilim, ama şunu gözlemliyorum ki insanlar aç kaldıklarında, mutlu olmadıklarında vuracak bir şey arıyorlar kendilerine.. O da “öteki” oluyor. Buranın banliyölerinde de Malili Tunuslu’yu istemiyor, Tunuslu Suriyeli’yi , Suriyeli Senegalli’yi…

-“Brechtvari” bir oyun sizinki.. “Suç duyurusunda” bulunan, bol müzikli .. Sokakta ise aşırı sağ yükseliyor; tıpkı Brecht’in dönemindeki gibi..

Brecht karşılaştırması için çok teşekkür ederim. Asla böyle büyük bir anıt yazarla yan yana koyamam kendimi ama bu benzetmeyi Figaro’dan ve önemli bir tiyatro müdüründen de duydum. Zor dönemlerde, sokakta otoriter bir tutumun başladığı, popülist söylemlerin ortaya çıktığı zamanlarda tiyatroda bunu yazmak isteyen yazarlar oluyor. Sanatçıların görevi bu, yaşadıkları dünyanın hikayesini anlatıyorlar. Evet, sokakta Fransız uç sağının çıkışını, Türkiye’deki otoriter eğilimi gördüğümde öfkeleniyorum! Ama benim öfkem sizinkinden farklı mı? Ben sadece tiyatro yazıyorum, ondan angaje gibi görünüyor yaptığım işler. Yoksa politik bir piyes yazayım diye oturmuyorum işe, asla! Ama yazdığım her satırda bir politika oluyor ister istemez. Bu bana rağmen olan bir şey.

-Oyununuza Fransız siyasetçiler de geldi mi?

Sanırım geldiler. Karakterlerim, “Paris’te gecekondu yoktur” hayali kuruyorlar ama bir bakıyorlar ki orada da barakalar var! O kısmı çok dokunmuş olacak ki, hassas banliyölerdeki bir iki tiyatro müdürünün, “Ben bu kadar sert bir oyunu gösteremem” diyerek, oyunu almadığını biliyorum. Çünkü olay Türkiye’de geçtiği zaman çok güzel de, Paris’i gördükleri zaman, memnun kalmamışlar. Şimdi ben bu oyunu Türkiye’de gösterdiğimde de bir sürü insan bana, “Ne kadar oryantalistsin, Türkiye’yi böyle gösteriyorsun” diyecek. Ama ben Türkiye’nin turizm ofisi değilim! Hilton otelinden günbatımını anlatacak olsam tiyatrocu olmam, turizm ofisinde film çekerim.Türkiye’de gecekondu mahallesi yok mu? Çatışmalar yok mu gruplar arasında?

-Gezi direnişinde de bir hayli duyarlıydınız..

Kim değildi ki? On gün falan hiçbir şey yapamayıp sadece Türkiye’de olan bitene odaklandığımı görünce dayanamadım gittim. İnanılmaz bir manzarayla karşılaştım! İnsanlarla konuştum, notlar aldım; yazacaklarımın nereye gideceğini bilmeden.. Fransızların prestijli radyosu France Culture’den bir prodüktör aradı, bize bir şey yazar mısın diye.. 50 kişinin sözlerini dramaturjik olarak sıraya dizip 7’şer dakikadan 10 bölümlük bir radyo tiyatrosu hazırladım. Hakaret olmamasına, çok duyguya kapılmamaya dikkat ettim. Dinlenme oranları patlamış..

-Oyuna dönersek.. Müzikler zaman içinde mi çıktı?

Yazarken müzikal düşünmemiştim ama Thomas işin içine girdiği zaman kafasında çok net müziklerle geldi. Oyundaki Macar sanatçı Zsuzsanna Varkonyi’nin yazdığı, kendi müzikleri var akordeonla. Bir de arkadaki çok büyük bir yetenek Celine Ottria, keman ve gitarla.. Ek müziklerse Edith Piaf’tan “La vie en rose” ile Zülfü Livaneli’den “Yiğidim aslanım”..

-Zaman zaman yabancı sözcükler de uçuşuyor havada..

Oyunu yazarken bir kelime bile Türkçe yazmadım ama sahneye konulurken bir şeyler ekledim. Macar oyuncu Macarca ve Rom dilinde; İran asıllı oyuncumuz Farsça, bense Türkçe bir iki şey söylüyoruz . Tiyatroda farklı dilleri duymak çok güzel; anlamasanız bile dillerin bir müziği var.

Peki, Paris hikayelerinin gerisi mi?

Gerisi Paris turlarında…

Paris’te, Paris turlarında görüşmek dileğiyle…

Sıradışı Paris Rehberi

Comments are closed.