Skip to content

Paris kafelerinin sıradışı tarihi

Yazar Gérard Letailleur @Aslı Ulusoy-Pannuti

Üyesi olduğum Fransız Kültür Gazetecileri Derneği geçenlerde, Paris kafelerine ilişkin çok ilginç bir basın toplantısı düzenledi. Sadece üye gazetecilere açık toplantının davetlisi ise, ‘Paris kafelerinin sıradışı tarihi’ başlıklı bir kitaba imza atan Gérard Letailleur’du.

Bu konuya ilişkin TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu Hayatın Sesleri programına, 29 Kasım 2017 tarihinde yaptığım haberi aşığıdan dinleyebilirsiniz:

Chez Walczak. @Aslı Ulusoy-Pannuti

@Aslı Ulusoy-Pannuti

Paris’in turistik olmaktan çok uzak bir mahallesinde, Chez Walczak isimli lokantada düzenlenen toplantının diğer konusu ise yine Letailleur’un bu lokanta üzerine kaleme aldığı bir diğer kitaptı.

Procope’den Cafe de Flore’a!

Chez Walczak’ın kapısı. @Aslı Ulusoy-Pannuti

Hayatının 30 yılını yayıncılıkla geçiren ve emekli olduktan sonra kitaplar yazmaya başlayan Gérard Letailleur’un ‘Paris’in kafeleri’ konulu kitabı, başta Le Procope ve Cafe de Flore olmak üzere birbirinden ünlü Paris kafeleri ve onlara ilişkin hikayelerle dopdolu.

Fransa’yı kahveyle tanıştıran Osmanlı elçisi!

Letailleur’un toplantının başında anlattığı hikaye ise tamamen bizim geçmişimizle bağlantılıydı. Letailleur anlatıyor:

“Her şey 1669’da başlıyor: Bab-ı Ali’nin, bugünkü söyleyişle Türkiye’nin elçisi Versay Sarayı’na gider ve Kral 14. Louis tarafından ağırlanır. Elçi, saraydakilere İstanbul’dan getirdiği kahveyi tattırır ama başta kral kimse kahvenin tadını beğenmez. Bununla birlikte kahve, oradakiler arasında bulunan iki Ermeni’nin dikkatinden kaçmaz. ‘Paris’te bir yer açsak ve Parislilerin bu içeceği sevip sevmeyeceğini görsek’ derler.”

Paris’teki basın toplantısından. @Aslı Ulusoy-Pannuti

Gerisi daha da ilginçtir hikayenin: Seçtikleri yer, o zamanlar St Germain Fuarı diye anılan, bugünkü St Sulpice Meydanı’dır. “Bakarlar ki Parisliler içeceğe ilgi gösteriyor, Cafe de Constantinople diye bir yer açarlar. Dünyanın her yerinden gelen müşterilerin bu kafeye ilgisi büyük olur. Sicilyalı genç bir seyyar satıcıyla, Francesco Procopio ile tanışırlar. Procopio iki Ermeni girişimcinin para desteğiyle yine St Germain’de ama daha büyük bir mekanda, eskiden halka açık duş olarak kullanılan bir yerde harika bir kafe açar.”

Oyuncu kafesi, burjuva yuvası!.

Paris kafelerinin sıradışı tarihi

Kısa sürede bol sayıda müşteri edinen Le Procope kafesinin en büyük şansı, o sıralarda aynı bölgeye taşınacak olan Comédie Française olur. Çünkü böylece hem oyuncular, hem seyirciler, hem de gazeteciler ve sanatçılar Le Procope’ye kahve içmeye gidip, yine kendisinin keşfi olan ‘crème glacée’yi tadacaklardır.

Letailleur’un ‘Paris’in kafeleri’ konulu kitabında anlattıları Procope ile sınırlı değil. Paris kafelerinin toplumsal tarihte oynadığı rol ile herkesin gittiği kafeden hangi siyasi fikre sahip olduğunun anlaşıldığı dönemlere yok yok kafede. Siyaset ve sanatla iç içe bu kafelerde hükümetlerin kurulup bozulduğu tabiri de Letailleur’un yazdıkları arasında: “Derlerdi ki, hükümet Brasserie Chez Lipp’de kurulur, la Coupole’de bozulur!”

Tarihi bir başka kafe: Chez Walczak

Chez Walzcak yazar Gérard Letailleur’un bir başka kitabına konu olmuş çünkü mekan kendisinin de çok sevdiği, sık sık arkadaşlarıyla  buluşmaya gittiği bir yer. 50’lerde kurulduğunda bistro iken, Polonya asıllı babasının ölümüyle 1990’da lokantaya çevirdiği yer için Jean-Louis Walczak, “Fransa’nın önemli edebiyat ödüllerinden bazıları burada verilirdi. Yine babam sporla çok ilgili olduğu için spor dünyasından arkadaşlarıyla, sinemacı dostları da mesela kitabımıza önsöz yazan Belmondo da buraya sık sık gelirlerdi. 1958’de ‘Şehirde Bir Tanık’ başlıklı filmin bir sahnesi burada çekildi. Şarkıcı Georges Brassens’in otuz dile çevrilen ‘Le Bistrot’ şarkısı burada yazıldı. Yine Serge Gainsbourg’un ‘Kahramanca Hayat’ (Vie héroique) filmi burada çekildi.”

Jean-Louis Walczak  @Aslı Ulusoy-Pannuti

Bir dönem Paris’in yazarlarını, çizerlerini, ressamlarını, müzisyenlerini bir araya getiren lokantanın dekoru da çok ilginç: Mekanın ünlü ziyaretçilerinin fotoğrafları, haber kupürleri ile dopdolu duvarlarda bir de hipopotam kafası var.

Hipopotam kafeye girince!

“Babamın 50’lerdeki müşterileri arasında Paris’teki Doğa Tarihi Müzesi’nin çalışanları da varmış. Ama paraları olmadığından bir gün borçlarını nasıl ödeyebileceklerini sormuşlar. O da, ‘Bana küçük bir şey getirin, yeter’ demiş. Onun üzerine babama bu hipopotam kafasını getirmişler, bir de kaplumbağa(!)”

Georges Brassens’in eğlenceli ‘Le Bistrot’ şarkısını dinlemek isterseniz:

 

 

 

 

 

Comments are closed.