Skip to content

Paris’te: ‘Baştan hükmü kesilmiş kadınlar’!

‘Hiroşima Sevgilim’ filminden bir kare de Paris’teki sergide yerini almış.

Paris şu sıralar çok ilginç bir sergiye ev sahipliği yapıyor: 14. yüzyıldan 20. yüzyıla 320 ‘kadın davası’nı konu alan ‘Baştan hükmü kesilmiş kadınlar ya da Suçluluk Karinesi’ sergisi.. Fransızların dünyaca ünlü iki kadın kahramanı Marie Antoinette’ten Jeanne d’Arc’a türlü suçlarla mahkemeye çıkarılmış kadınlar, cadılıktan vatan hainliğine, zehirleyicilikten bebek katilliğine, yangıncılığa nelerle suçlanmamışlar ki!.

Bu habere ilişkin TRT Türkiye’nin Sesleri Radyosu Hayatın Sesleri programında yer alan program kaydımı ise aşağıdan dinleyebilirsiniz.

Paris’te açılan kadın suçlular konulu serginin afişi..

Bu yazının genişletilmiş versiyonunu Hürriyet’in 18 Ocak 2017 tarihli yayınından da okuyabilirsiniz.

Paris’in şık Soubise Malikanesi’nde açılan ve 1600’lerden hareketle tamamen Fransız Milli Arşivleri kaynaklarıyla hazırlanan sergi, çeşitli kısa filmler, fotoğraflar, karikatür ve resimlerle de zenginleştirilmiş. Özellikle genç kadınların ilgi gösterdiği sergi, kadınların dört yüz yıllık bir süreçte nasıl belli başlı kategoriler altında suçlanıp, cezalandırıldığının ayrıntılı bir özeti.

Paris’teki sergide ‘Cadı davaları’.. Fotoğraf: Aslı Ulusoy-Pannuti

Süpürgeli cadılar!

Belki de çok sıradan bi davranışı, bakışı ya da ağzından çıkan bir sözü nedeniyle Avrupa’da ‘avlanan’ on binlerce kadın, serginin ilk bölümü. Büyük ihtimal şeytanı ve kötülüğü çağrıştırdığı gerekçesiyle kırmızı zemin üzerine hazırlanan bu bölümde, önce cadı olduğu gerekçesiyle iftiraya uğrayan, ardından hakkında suç duyurusu ve tutuklanma kararı alınan, vücudunda şeytandan izler aranan, sorgulama sırasında türlü işkenceler gören ve sonunda cadı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldığından idamına karar verilen, yakılarak ya da en iyi ihtimalle asılarak infaz edilen kadınlar işlenmiş. Dava başlamadan kadının masum olup olmadığını anlamak için yapılan garip deneyler de sergide anlatılmış. Mesela kadını suya atmak! Eğer batarsa şeytanla alakasının olmadığına, su üzerinde kalırsa şeytanla ilişkisine karar verilirmiş bu deneyle(!).

Cadı davalarında tutulmuş kayıt defterlerinden biri.. Fotoğraf: Aslı Ulusoy-Pannuti

Cadı olduğu hükmü kesinleşince hakim iyi yürekliyse asılmasına ama genel olarak yakılmasına karar verilen kadınlar hiçbir zaman ölü kayıt defterlerine kaydedilmemişler. Cellatsa, cadıdan geriye kalan külleri tamamen dağıttığından, toplum aradığı ‘günah keçisi’nden tamamen kurtulmuş olurmuş.

Paris’teki serginin yarısından fazlası cadı davaları üzerine. Bu türden davaların genellikle açlık, savaş, doğal felaket ya da arka arkaya meydana gelen insan ya da hayvan ölümlerinin yaşandığı dönemlerde çok arttığı biliniyor. Bir bebeğin sakat doğması, aile içi ya da komşular arası çatışmalar da faturanın seçilen bir ‘cadı’ya kesilmesine neden olmuş hep. Şeytanla dans ettikleri iddiası bu kadınlara yakıştırılanlar arasında. Yaygın olarak sanıldığı gibi Ortaçağ’da değil, Rönesans döneminde yoğunlaşan cadı davalarında “Şeytan bu kadınların hepsini tanır, çünkü bilir ki kadınlar tensel zevki severler” gibi kanılara da sık sık rastlanıyor. 1560-1630 arasında cadı olduğu iddiasıyla Avrupa’da on binlerce kadının infaz edildiğini söylersek durumun ciddiyeti iyice anlaşılır sanırım.

Zehirci kadınlar bölümünden.. Fotoğraf: Aslı Ulusoy-Pannuti

Zehirci kadınlar!

Kadınlara, kadınsılığa en çok yakıştırılan suçlardan biridir ‘zehirleme’. Erkek şiddetindeki izlerin hiçbirine rastlanılmayan, otopsi yapılmadıkça geride ipucu bırakmayan, fiziki güç gerektirmeyen bir cinayet şeklidir bu. Adli ortamda, tıp literatüründe, sanatsal ve edebi temsillerde zehir mükemmel bir kadın silahıdır. Gizli ve tasarlanmış tarafıyla durumun ciddiyetini artıran zehirlemenin kadınsı tarafı, kadının fiziksel zayıflığıyla da örtüştürülür. Hileli ve sinsi hava da bu zayıflıktan ötürüdür. Üstelik iş kapalı bir alanda, evde olup biter!

Antik çağlardan itibaren zihinlerde var olan ‘zehirleyici kadın’ kavramı, Aydınlanma dönemiyle biten cadı korkusunun yerini alır. Zehirleyici kadın da tıpkı cadı gibi ‘şeytani’ otlar, yağlar, zehirlerle hareket eder ve yemekle zehirleme hayli yaygındır. Arsenik ya da fare zehiri şaraba, et suyuna, yumurtaya, reçele karıştırılır. Nefret, çıkar, aldatma, kötü muamele bu suça zemin hazırlar.

Paris’in en ünlü zehirci kadın davalarından biri 1600’lerde yaşanır. Ailesini zehirleyip ortadan kaldıran bir markiz dava sonucunda bugünkü Paris Büyükşehir Belediyesi (Hotel de Ville) Meydanı’nda başı kesilmek suretiyle infaz edilir. Ancak davanın aslında sadece bu kadınla ve ailesiyle sınırlı kalmadığı, olaya başka soylu kadınların da bulaştığı, hatta belki durumun kralı tehdit ettiği ortaya çıkar. Sonuç: 442 suçlama, 36 ölüm cezasıdır!

Paris’teki sergide bebek katili kadınlara da önemli yer ayrılmış. Fotoğraf: Aslı Ulusoy-Pannuti

Bebeklerini öldüren kadınlar!

Çoğu başta kürtaj her türlü çareyi deneyip beceremeyince bebeklerini doğar doğmaz öldürmüş kadınların davaları bunlar. Gözlerden uzakta işlenen bu suçu işleyen kadınlarda görülen ortak nokta ise, çoğu zaman ‘sevgililerince terk edilmiş, enseste uğramış, çok yoksul ve yalnız kadınlar’ olmaları. 1556’da çıkarılan bir düzenlemenin, evlilik dışı hamile kalmış kadınlara durumlarını resmen bildirmesi zorunluluğu getirmesi bu durumun o dönemde neredeyse ‘toplumsal suç’ olarak görüldüğünün iyi bir işareti. Adaletin korkutucu mekanizması ve soruşturmaların doğası bebeklerini katleden kadınların çoğu zaman içten konuşmasını, dolayısıyla duygularını ele vermesini engellemiş ama yine de kadınlarda ortak bir duygu tespit etmek mümkün: Hamilelik dönemlerini reddedip, hamile değilmiş gibi davranıyor, o süreçte yaşanan bazı rahatsızlıkları görmezden geliyorlar. Doğum için acele ediyor ama bunun için hiçbir hazırlık yapmıyorlar. Doğumdan sonra telaşla kurtuldukları çocuklarının cinsiyetini bile hatırlamıyorlar çoğu zaman. Öldürdükleri bebeklerini kimi zaman nehre atıyor, kimi zaman bahçeye gömüyorlar ama bebeğin cesedi bulunduğunda suçlarını inkar ediyorlar. Ayrıca hamilelik sürecinde ve sonrasında korkunç bir yalnızlık duygusuyla sarmalanmış durumdalar. Yüzde 80’i evlenmemiş kızlar, yaş ortalaması ise 25. Bebeklerin babaları evlilik vaadinde bulunmuş, yakın çevreden bir işçi, hizmetkar vs olabileceği gibi kadınların hizmet ettikleri evlerin sahipleri, yani patronlar da olabiliyor. Böylece aşk ilişkisi kaçak ve geçici yaşanıyor.

Petrolcü ya da yangıncı kadınlar!

Paris’teki petrolcü kadınların belki de en ünlüsü: Louise Michel!

Bardot ile Cardinale’nin oynadığı Petrolcü Kadınlar filminin afişi..

1871 tarihli büyük Fransız halk ayaklanması yani Paris Komünü yepyeni bir kadın figürünü de getirir beraberinde: Petrolcü kadınlar! Paris’teki önemli kurumları ateşe verdikleri ve bunun için de petrol kullandıkları söylentisinin yayılmasıyla ortaya çıkan bu kadın tipi, 19. yüzyıl sonunun ‘dava insanı’ kadınları temsil eder. Böylece 1051 kadın Savaş Konseyi önünde ifade verir ve sonuçta hiçbiri suçlu bulunmaz. Buna rağmen ‘petrolcü kadın’ tipi öylesine ilgi görür ki, silah tutup hak arayan kadınlar filmlere bile konu olur. Paris’teki sergide, Bardot ile Cardinale’nin oynadığı ‘Petrolcü Kadınlar’ filminin afişi de görülebiliyor.

Tüm Fransızların tanıdığı, derslerde de okutulan Louise Michel, Paris’teki petrolcü kadınlardan biridir. 1830 doğumlu öğretmen Michel, sosyal adalet talebindedir ve devrimci ortamlara girip çıkar. Sonunda komüncülere katılır. Versay’daki barikatta ve çatışmalarda yer alır, propagandacı ve ambulansçı olarak çalışır. Sorgulamalarda siyasi metinlerin yazımındaki rolünü itiraf eder. 1873’te Yeni Kaledonya’ya sürgüne yollanır, 1880’de Paris’e döner. 1905’teki ölümüne kadar devrim tutkusuyla yaşar.

Paris’teki sergiden bir başka petrolcü kadın… Fotoğraf: Aslı Ulusoy-Pannuti

Paris’teki sergide vatan haini ilan edilmiş kadınlar da var.. Fotoğraf: Aslı Ulusoy-Pannuti

Ve ‘vatan haini’ kadınlar!

2. Dünya Savaşı sırasında Alman sevgililer edinmiş, hatta kimi zaman onlardan çocuk doğurmuş, savaş sonundaki Bağımsızlık döneminde ise toplum tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmiş kadınlar bunlar. Almanlarla işbirliği ettikleri resmi olarak kanıtlanamasa da kamu vicdanında yargılanmışlar. Bazısı içten, bazısı ise çocuğunu doyurmak, savaş sırasındaki yoksunluklarını gidermek için çıkarcı ‘duygusal işbirliği’ kurmuş Almanlar’la. Yani ceza yasasında karşılığı olmayan bir ‘suç’ işledikleri. ‘Erkeklerin cinselliği özel hayata dahil sayıldığından hiç sorgulanmazken, kadınların vücudu vatanın bir parçası haline gelip, işgalci tarafından işgal edildiği algısı oluşuyordu’ deniyor sergide. Kadınlar için ‘yatay işbirlikçi’ tabirinin kullanılması dönem bakışının özeti adeta.

Vatan hainliğiyle suçlanan Isabelle Hyer’in, Alman sevgilisiyle yaptığı tatillerde oluşturduğu albüm.

‘Vatan haini’ kadınların çarptırıldıkları ceza ise, saçlarının kazınması olmuş! Kadınlar tek tek, birey olarak ‘hain’ ilan edilmek yerine, topluca kazınan saçları ve ‘dazlak’ kafalarıyla hep beraber ‘hainliği’ temsil etmişler. Ölümcül olmayan bu ceza sayesinde, ‘siyasi ve cinsel suçlu’ bu kadınlardan geriye sadece görüntüler kalmış. Tüm Avrupa’da uygulanan bu ceza, Fransa’da yaklaşık 20 bin kadın üzerinde tatbik edilmiş. Amatör fotoğrafçılarla kameramanlar, profesyonel gazeteciler bu ‘gösterileri’ ölümsüz hale getirmişler.

Ünlü Fransız oyuncu Arletty..

Cezaya çarptırılan iki aktris!

Ünlü Fransız oyuncular Arletty ile Carinne Luchaire de işbirlikçi olmakla suçlanıp yargılanan kadınlar arasında. Ama onların saçları kazınmamış.  Arletty, ‘Cennet Çocukları’ filmindeki rolünü Fransa’nın işgal altında olduğu dönemde oynar. Bu cesur, özgür, bağımsız kadın karakteri için Arletty’den yola çıkan ünlü yazar Jacques Prevert filmin senaryosunu yazar. Oyuncu bu arada Alman subayı sevgilisiyle çekinmeden görünür ortalıkta. Hiçbir işbirlikçi faaliyette bulunmamış, Reich’a düzenlenen hiçbir sanatçı seyahatine katılmamıştır. Yine de 1944 sonbaharında tutuklanıp sorgulanır. Ulusal Arındırma Komitesi, 1946’da üç yıl boyunca çalışma yasağı koyar ünlü aktrise. Biyografi yazarının hayalgücünden türediği düşünülen ama yine de Arletty’ye mal edilen “Kalbim Fransız ama kıçım uluslararası” lafı hafızalara kazınır.

Paris Eyfel’de Alman subay sevgiliyle hatıra fotoğrafı..

Ortaçağdan 20. yy’ye çeşitli nedenlerle yargılanan kadınlara, verdikleri ifadelerle ‘mikrofon da uzatan’ bu sergi 27 Mart 2017 tarihine kadar Paris Soubise Malikanesi’nde görülebilir. Sergi, Salı hariç hafta içi her gün 10:00-17:30, hafta sonu ise 14:00-17:30 arasında açık. Fransızca bilenler için belirtelim: Bu ilginç serginin Fransız Milli Arşivleri’nden çıkan, aynı başlıklı kitabı da var!

Adres: 60, Rue des Francs-Bourgeois, 75003 Paris, Metro: Saint-Paul, Hotel-de-Ville.

Paris’teki gösterişli Soubise Malikanesi sergiye ev sahipliği yapıyor. Fotoğraf: Aslı Ulusoy-Pannuti

 

Comments are closed.