Skip to content

Türkiye’den İran’a, oradan Amerika’ya: Cesur bir kadının zorlu göç öyküsüdür bu!

gulhan shobbar-1978-abadan-son

Gülhan Hanım Arap asıllı İranlı eşi Shobbar Bey ile, üniversite eğitimlerini gördükleri Abadan şehrinde..

Şimdi bitti.. Kaç gündür elimden bırakamadığım kitap demin bitti.. Binlerce kilometre ötede, hayatın bin bir zorluğu ortasında, artık on yıllar uzaklıkta kalmış geçmişle yapılan yüzleşme, iç konuşma, hesaplaşma şimdi bitti..

Üniversite eğitimi için gittiği İran’da, Arap asıllı bir İranlı’ya aşık olup aile kuran gözükara, cesur, mücadeleci bir kadının, Gülhan Söyler-Moeel’in hayat hikayesi anlattığım.. Ve tabii ki kendisiyle söyleşi..

Son yıllarda okuduğum en etkileyici özyaşam öyküsü belki de.. Öylesine içten, öylesine sade ve etkileyici bir dille yazılmış ki, her satırında Gülhan Hanım’ın elinden tutup, yaşadığı her şeyi ona görünmeden, onunla yaşadım ben. Onunla hapislerde kocasını arayıp onunla doğum yaptım mesela. Yine onunla annesine ağlayıp onunla İranlı dostlara sarıldım! “Yazının gücü bu belki de” dedi kendisi, haksız değildi..

Yıllar önce İran’da Şah’ın devrilmesiyle başlayan umut, hemen ardından Mollaların gelişiyle çöreklenen iç karanlığı, karnı burnunda hapislerde demokrasi tutkunu eşi bulma çabası, derken ikinci çocuk, işsizlik, çaresizlik, Türkiye yolları.. Türkiye’de de olmayınca bu kez Amerika ‘çıkartması’.. Yine ümitsizlik, yine çaresizlik derken sıfırdan kurulan, umutlu bir dünya.. Ancak bu kez de gurbetin, gurbetliğin getirdiği boynu bükük halle ve panik ataklarla başlayan geçmiş yılların hesaplaşması! Anne-babanın bitmeyen, akıldan hiç gitmeyen çatışması.. Arada kalmışlık duygusu.. Yeşil günlük.. Mavi günlük.. Üniversite yılları.. ODTÜ baskını.. Arkadaşlarla yurt-ev hayatı.. Ve en acısı: Artık hayatta olmayan annenin ardından yakılan ağıt, tek kelimeyle iç kanaması!.

Gecikmeli de olsa..

2001 yılında Berfin Yayınları’ndan çıkan ve maalesef kitabevlerine giremeyen, iyi bir tanıtımı yapılmayan ‘Umutsuzluğa Yolculuk’ ki, kitabı kapattığımda tam tersine, ‘Umuda yolculuk’ hissine kapıldım; Paris turlarıma gelen Fahri Kayhan Söyler Bey tarafından hediye edildi: “Sonuçta siz de gurbeti yaşıyorsunuz, kendinizden bir şeyler bulacağınızdan eminim. Ablamın hikayesini mutlaka paylaşmalıydım sizinle” dedi ve haklıydı..

Bugünlerde ikinci baskısı ya da internet ortamına taşınması gündeme gelen bu sarsıcı insan öyküsünün geç de olsa duyurusu yapılsın, bir kişinin ömrüne sığması zor bunca hikayeyi mümkün olduğunca çok insan duysun, sonunda varılan noktayı herkes öğrensin diye.. Genç nesil, içinde bulunduğu çıkmazlardan umutsuzluğa kapılıp yılmasın diye.. Uzaklarda bir yerde, Fransızlar’ın deyişiyle ‘kendi hayatına seyirci kalmayıp onu ele alan’ ablaların abilerin olduğunu bilsin, hissetsin diye.. Bu kitabı sizinle paylaşmak, Gülhan Hanım’la söyleşi yapmak istedim, kabul etti.. Gerisi onun söyledikleri, onun hissettikleri..

gulhan hn-facebook portre

Gülhan Hanım gençliğinde..

İran’daki üniversite bursunu kazanınca..

‘Rüyalar gerçek olunca’ diye başlıyor kitap.. “Yıllardır beklediğimiz İran devrimi sonunda gerçekleşti” diye de devam ediyor. Daha ilk satırından, yaşadığı topluma entegre, olan bitene duyarlı, siyasi bir duruşu olan bir kadın görüyor insan.. Üstelik başka bir ülkede.. Nasıl oldu İran’a gidişiniz, Farsça öğrenmeniz?

Yabancı ülkelerde burs imkanları aramak için Dış İşleri Bakanlığı’nın koridorlarında gezerken, RCD Anlaşması’nın (Regional Cooporation for Devepolment) öğrencilere verdiği burstan haberimiz oldu. 1964’de İran, Pakistan ve Türkiye arasında imzalanan sosyo-ekonomik bir anlaşmaydı. Anlaşma gereği ülkeler birbirlerine öğrenci gönderecek ve bursları RCD tarafından ödenecekti. İran Petrol Şirketi tarafından kurulan ve mezunlarının hemen hepsinin kendisine çalıştığı, İran’ın en iyisi addedilen Abadan Institute of Technology adlı üniversite bunlardan biriydi. Üniversite sınavına girmeye birkaç gün kalmıştı. Bakanlıktaki RCD sorumlusu bizi o zaman bile çok popüler olmadığını düşündüğümüz bursu almak için sınava girmeye ikna etti. Aday sayısı azdı. Biz ODTÜ’de az da olsa okumuştuk, bu önemliydi çünkü sınav İngilizce’ydi. Yaklaşık yüz kişi başvurmuştu ve bu durum şansımızı artırıyordu. Ama bir puan barajını geçmemiz şarttı. Gençtik, ülke karışıktı, ODTÜ baskını ve devamında yaşananlardan sonra bizi burada istemiyorlar diye düşünüyorduk. Sanki ülkeden çıkıp gitsek iyi olacaktı. Zaten üniversite sınavını kazansak bile artık Türkiye’de burs alamayacaktık. Ailelelerimizden tekrar para istemekse neredeyse imkansızdı. Bu nedenle İran’da verilecek burs çok cazip gelmişti. Yurt dahil tüm masraflar okul tarafından karşılanacak, üstelik elimize harçlık da verilecekti. Sınav salonunda İran Konsolosluğu çalışanlarının bize iyi davranmadıklarını görüp biraz kızmıştık. Sanki bize yukarıdan bakıyor, siz bu sınavı kazanamazsınız ama deneyin bakalım demeye getiriyorlardı. Salon sınav süresinin yarısına doğru boşaldı. Ama Filiz’le ben sırf görevlileri bekletmek için sonuna kadar oturmaya karar vermiştik. Sonra bu sınavı unuttuk, oysa ki barajı geçmiştik ve okula kabul edilmiştik ama sınav sonuçlarını almaya bile gitmemiştik. İnsan hayatının dönüm noktaları işte böyle bir yerde. Eğer bizi sınava girmeye teşvik eden bakanlığın RCD görevlisi o güneşli Mayıs günü Kızılay’daki pastanede oturmasaydı, bizi oradan geçerken görüp arkamızdan koşmasaydı, sınavı sadece ikimizin kazandığı haberini vermeseydi ne olurdu acaba?
Farsça’ya gelince.. Günlük hayatı İngilizce’yle yaşamak istemiyordum. Orada yaşayan insanların diliyle iletişim kurmak istedim hep ve öğrenmem kolay oldu. Sanırım altıncı ayda konuşmaya başladım.

Tam olarak ne okudunuz İran’da?
Kimya mühendisliği..

Sonra eşinizle tanışıyorsunuz.. Aynı okulda mıydınız?
Evet, o benden iki sınıf öndeydi.

tarihi sehir Shushtar

İran’daki öğrenciliği sırasında arkadaşlarıyla gittiği tarihi Shushtar kentinde..

“Türkçe bile bilmeyen yabancı bir kocayla işsizliği, parasızlığı ve siyasi istikrarsızlıkları sürükleyip geliyordum Türkiye’ye..”

Rejim değişikliğiyle siyasi baskılar yaşayan, hatta hapse atılan eşiniz; İran Petrol Şirketi’ndeki greviniz nedeniyle namlularla burun buruna gelişiniz; o sıralarda patlak veren İran-Irak Savaşı’nın, özellikle bir sınır şehrinde yarattığı zorluklar; arkadaşlarınızın ülkeyi terk etmeye başlaması.. Nasıl olup da hemen Türkiye’ye dönmek istememenize şaşıyor insan.. Sizi İran’da tutan neydi tam olarak?

Eşim, arkadaşlarım, işim oradaydı, onları bırakıp gidemezdim, aklımın ucundan bile geçmedi gitmek. Sonra nasıl yaşardım kendimle? Onca insan ölmüşken hayatta kalmış olmanın ezikliği var çoğumuzun üzerinde.

Türkiye’ye dönüş, bir yenilgi gibi gelmiş size başlangıçta.. Zaten ‘Umutsuzluğa yolculuk’ başlığını taşıyor bu bölüm. İran’dan yola çıkarken umutsuzluk hissi var mıydı, yoksa Türkiye’de yaşadıklarınızla mı geldi bu duygu?
Türkiye’ye dönerken bile yolculuğun umuda doğru olmadığını biliyordum. Gençliğimi yaşamıştım ber orada; şimdi iki çocuk, Türkçe bile bilmeyen yabancı bir kocayla işsizliği, parasızlığı ve siyasi istikrarsızlıkları sürükleyip geliyordum Türkiye’ye. İş bulamayacağımız belliydi. Ama gene de benim ailem vardı orada, birçoklarından daha iyiydi durumumuz, bu da bir yerde aleyhimize işledi sonra.

Avrupa’da iki kez göç deneyimi yaşamış biri olarak İran göçünüz insan ilişkileri anlamında çok zengin, çok rahat göründü bana.. İnsanlar sanki kolayca kapılarını açıyor, dostluk eli uzatıyorlar, doğru mu? Bununla birlikte kolay bir toplum değil. Gerek eşinizi hapishanelerde aradığınız dönemde, gerek doğumunuzda hastanede, erkek egemen bir toplumda başını dik tutan bir kadın görüyorum hep..
Hani bizde bir deyim vardır, “El ile gelen düğün bayram” diye. Devrim zamanında, savaşta en güzel arkadaşlıkları yaşadık biz. Birliktelikten doğan o güzelliğin tadına keşke herkes varabilse. Tekrar o yıllara dönsem, gene aynı şeyleri yapardım. O anları, o duyguları yaşadığım için çok şanslıyım, o arkadaşlıklara sahip olabildiğim için de öyle. Başımı hep dik tuttum, bana öğretilen öyleydi çünkü. Bizim Cumhuriyet çocuğu olmamızın da rolü var muhakkak burada. Benim kuşağım kadınları daha çok okudular, daha çok çalıştılar, daha çok kendilerine güvendiler gibi geliyor bana. Ama kişisel olarak ‘yapamazsın’la kamçılanan kötü bir huyum da var, o başka..

arusi 1978

Nikahından..

“Eşimin ailesi, İran’daki ailem oldu bize!”

Aile ilişkileri de çok sıcak sanki; kayınvalidenizle, kayınpederinizle, kayınbiraderlerinizle ilişkiniz hep çok yakın.. İran-Irak savaşı sırasında kayınbiraderinizin kaybını, bir kardeş kaybı gibi yaşıyorsunuz..
Eşimle uzun süre sadece arkadaştık. Öğrenciyken çok basit bir bildiri yüzünden hapse girdiğinde tanışmıştık ailesiyle. Eşimin kendinden küçük kardeşleriyle ve ablasıyla hep çok iyi anlaştık. Hafta sonları bizi davet ederlerdi evlerine. Eşimin annesi güzel yemekler yapardı, babası bizi eve geri götürürdü arabasıyla. Çocuklar 10-12 yaşlarındaydılar o zaman. Gurbette ailemiz gibi oldular. En sevdiğimiz şey çocuklarla birlikte bahçede oynamaktı. Eşimin kardeşleriyle kardeş gibiydik evet, kaybımız çok büyük oldu.

İran’dan ayrıldıktan sonra sizin gibi yurtdışına yerleşenler dışında, orada kalan arkadaşlarınızla ilişkiniz devam edebildi mi? Haber alabildiniz mi onlardan?
Hemen hepsi ile tekrar görüştük, buluştuk ve hala buluşuyoruz. Parvin’i maalesef geçen ay kötü bir hastalığa kurban verdik.

Sanki en zor anlarınızda hep bir dost eli giriyor hayatınıza.. Parvin Hanım, sonra Amerika’da parkta size yardım eli uzatan hanım.. Nasıl oluyor bu Allahaşkına?
Hep söyledim, şimdi de söylemek istiyorum: Çok şanslıyım bu konuda. Hayatıma hep güzel insanlar girdi, hep çok iyi insanlarla karşılaştım. Kitabımda anlattıklarım sadece birkaçıydı onların. O kadar çoklar ki, anlatmakla bitmez. Herkesin şanslı olduğu bir yer var diyorum, benimki de bu! Çünkü bakın şimdi de sizi buldum.

IMG_0035

Ailecek..

Anneye yakılmış ağıt!

Bir panik atak krizi sahneniz var, çok etkileyici, ardından da bir iç hesaplaşma.. Orada sordum kendime, acaba derdinize yazı mı derman oldu diye? Yazma, yıllarca biriktirdiklerinizi kağıda dökme ihtiyacı nasıl, ne zaman doğdu? Gittiğiniz yaratıcı yazarlık kurslarının faydası oldu mu bu maceraya?

O ihtiyaç hep vardı, çocukluktan beri. Ama ciddi bir şekilde Amerika’da yazmaya başladım. Önceleri çok zordu. On sene yaz tatili de dahil, yazı kursuna gittim. Her sömestr bir hikaye yazdım ve en azından 15 hikaye dinledim. Bunların yazmama çok etkisi olduğu kesin.Yazı dersini aldığım hocam çok değerli bir insan ve şimdi de çok iyi bir arkadaşım. O olmasaydı ne kadar yazardım, ne yapardım bilmiyorum. Ama yazmak derdime derman oldu, bunu çok iyi anladınız. Her satırı yazarken kovalarca ağladım, yazdıklarımı her okuyuşumda tekrar tekrar ağladım.

Kitabın orijinal metnini İngilizce yazmışsınız. İnsanın en mahremini anadilinin dışında bir dille anlatması zor değil mi?Atölye dışında, evde yalnızken, ‘Ben şunları bir de Türkçe yazayım’ hissi olmuyor muydu hiç?

Olmaz mı, hem de nasıl! Ama hikayeleri çocuklarıma bırakacağımı düşündüğüm için İngilizce yazmak zorunda hissettim kendimi. Yazı kurslarına başlamam da o yüzdendi zaten.

Gerek doğumunuzda, gerekse başka anlarda “Keşke burada, yanımda olsaydı” dediğiniz ve Amerika’da henüz oturma izninizi alamadığınızdan cenazesine gidemediğiniz annenize yazdığınız mektup çok etkileyici.. Kitap için mi kaleme aldınız, yoksa bir çekmecede duran, göndermediğiniz, eski bir mektup muydu?
Kitap için yazdım. Başka türlü yazması çok zor olurdu zaten. Kitabımın beni en çok ağlatan kısmıdır o mektup. O acı çok büyük. Başka hiçbir acıya benzemiyor.

Kitabın çok etkileyici bir bölümü de Mart 1971 ODTÜ yurtlar baskını.. Tasvirler tüyler ürpertici. “O günden bugün size ne kaldı?”yı tek cümlede özetleyin desem?
Düş kırıklığı, çocukluğun masumiyetin bittiği anın anısı.

passport picture 1983

İran pasaportu için büyük kızı Şafak, küçük kızı Saba ile çektirdikleri kare, yıl 1983.

“Kaski-ra kashtan dar nayumed, yani ‘Keşke’yi ekmişler, yeşermemiş!”

Kızlarınız için yazdığınız ve kitaplaştırmayı düşünmediğiniz İngilizce metni, hayat hikayenizden çok etkilenen Işık Üniversitesi Rektör Yardımcısı, İnşaat Mühendisliği Bölüm Başkanı Esin İnan büyük bir heyecanla çevirmiş. Çeviriyle ortaya çıkan metinle, orijinal metin arasında bir duygu farkı oldu mu?
Esin İnan bu çeviriyi büyük bir şevkle yaptı. Öyle olmasa bu kitap ortaya çıkmazdı zaten. Altı ay her hafta sonunu kitabın tercümesine ayırdığına şahidim. Oysa ki çok meşgul biridir. Her pazartesi sabahı mail kutumda onun mesajı olurdu; siz de hemen hemen aynısını yazdığınız için en çok hatırladığımı söyleyeyim: “Dün bütün gece seninle Ahwaz sokaklarında Shobbar’ı (Gülhan Hanım’ın İranlı eşini) aradım.” Bu hislerle tercüme edilince duygu farklılığı çok azalıyor.

Amerika’da başlangıçta pastane dahil türlü türlü küçük işte çalışıyorsunuz, sonraki kariyerinize geçişiniz nasıl oldu? Kitapta hiç söz etmiyorsunuz bundan?
Bir firmada mühendis olarak çalıştım yirmi yıl. Satış mühendisi olarak başladım, hemen sonra satış müdürü ve ardından genel müdür yardımcısı oldum.

Kızlarınız Şafak ve Saba, metni okuduklarında ne dediler? Anlattıklarınızın ne kadarını biliyorlardı başlangıçta?
Yazmaya başladığımda büyük kızım Şafak 19 yaşındaydı, anlattıklarımın bir kısmını biliyordu ama okumak daha başkaydı sanki. İlk editörüm kızımdır, bu işi severek yaptı ve beni çok teşvik etti. Saba daha az şey biliyordu ve çok da bilmek istemedi.

IMG_0038

Kendi aile fotoğraflarıyla hazırladığı kolaj..

Ciddi bir ayakta kalma mücadelesi verdiğiniz anlarda, “Bir İranlı’yla evlenmeyi ben seçtim, burada yaşama kararını ben aldım” diyerek içinde bulunduğunuz güçlükleri sırtlanıp, sorumluluğu yükleniyorsunuz. O anlarda hiç mi, “Yahu ben ne yaptım?” demediniz ya da “Ne kadermiş benimki?”
Hayır demedim, dökülen süte hayıflanmak gibi, boşa bir enerji kaybı olacağı için olmalı. ‘Keşke’yle işim hiç olmadı. Farsların çok güzel bir deyimi vardır. ‘Kaski-ra kashtan dar nayumed’, yani ‘Keşke’yi ekmişler, çıkmamış (yeşermemiş).’ Bu deyime canı gönülden inanıyorum.

Bugünkü aklınızla tekrar göç eder miydiniz?
Bilmiyorum, bazen ederdim diyorum, bazen etmezdim. İkisinin de nedenleri var.

Günlük hayatınıza hakim olan dil hangisi?
Çalışırken İngilizce’ydi, evde ise hep Farsça. Türk arkadaşlarımla ve kardeşimle konuşurken Türkçe’yi kullanıyorum.

Gulhan Soyler

Gülhan Söyler-Moeel Hanım, bugün..

Ayrıca:

Gülhan Söyler-Moeel’in gençlik yıllarında radyo ve tiyatro deneyimi de var. Amerika’da tiyatro oyunu yazma dersleri de alan, iki oyunu sahnede okunan ve buna film-video kursları da ekleyen Gülhan Hanım aldığı fotoshop, web sitesi yapımı gibi derslerle kendisine ve avukat kızına birer site de hazırlamış. Yazı macerası ise Ekşi Sözlük’te devam ediyor. Orada yazdığı yazıların bazılarını blogunda yayımlıyor.

shobbar shaffy1980 jpeg

Shobbar Bey’in 1980’de kızı Şafak ile çektirdiği bu kare, Gülhan Hanım’ın yıllar sonra yazacağı ‘Umuda Yolculuk’ kitabının kapağını hazırlayan küçük kızları Saba’ya esin kaynağı olmuş..

DSC_0059

Saba Moeel, annesinin kitabına hazırladığı kitap kapağı için üstteki fotoğraftan esinlenmiş.

5 Comments
  1. Fahri Kayhan Söyler #

    Ön yazın da, roqörtajın da çok güzel olmuş. Eline sağlık. Nerede ise romanı okumaya gerek kalmadı. Eline sağlık.

    Kasım 24, 2015
  2. Gulhan #

    Aslicgim cok guzel olmus. Bu kadar guzel anlatilamazdi. Olaylari yasamis gibi ozumleme ozelligin seni gazeteci/yazar yapan.

    Kasım 24, 2015
  3. admin #

    Cok teşekkür ederim Gülhan Hanım.. Ama siz hayat hikayenizi öyle yazmışsınız ki, karşı tarafa doğrudan geçiyor duygu.. Sevgiler..

    Kasım 24, 2015
  4. Tijen Devimer #

    Ellerinize saglik Gulhan hanim harika olmus.

    Kasım 24, 2015
  5. Zekiye Onaan #

    Sevgili arkadasimi candan kutlarim, o gunlere geri donup tekrar yasar gibi yazabilmek buyuk yurek ister. Kalemine saglik!

    Kasım 26, 2015

Comments are closed.